Günün Özü!
| Hayaller ile dolu bu dünyada bizler sadece inandıklarımızı görürüz. |
Son Haberler
- Kuantum Beyin Kitabını Satın Alabilirsiniz
- Bilinç: Antikçağdan Bilincin Yeniden Keşfine
- NeuroQuantology’nin 10 Yıllık Öyküsü: Uzun ve ince bir yol
- Kuantum fiziğinin günümüzde günlük ve sosyal hayata yansımaları
- Neden aşk duygusu var?
- Yılın cinsellik araştırması
- Elektron aşkı
- Annenin çocuğuna aşkı ile sevgiliye aşk aynı mıdır?
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş| Bilim Nedir ya da Ne Değildir? |
|
|
| Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı | |||||||||||||||||||||||||||||
| Perşembe, 23 Ekim 2008 13:07 | |||||||||||||||||||||||||||||
|
İnsan akılcılığının en üst yansıması olan bilim, "üzerinde, evrensel fikir birliğine varılabilecek yargıların incelenmesidir." Bilim dünya hakkında belirtebileceğimiz nesnel ve dizgisel (sistematik) gerçeklerin bir birikimiyse, öznelliğin varlığının da, ötekiler gibi, bilimsel nesnel gerçeklik sayılması gerekir. Öznel bir gerçek, bilimin belirli bir tanımına aykırıysa o zaman terk etmemiz gereken tanımdır; gerçek değil. Diğer bir tanım da, gözlemleme ve planlı deneye, eleştirel yorumlamaya, genellemeye, hipotezlere ve açıklayıcı teorilere götüren tahminlere dayalı karakteristik yönteme bilim denir. Bu nedenle doğa felsefesinden bilime geçiş bir isim değişikliğinden çok daha fazla bir anlam ifade etmektedir. "Herhangi bir spekülasyon konusuna ilişkin... düzenli veya yöntemsel gözlemler ya da önermelerin bütününü temsil eden" bir terim olarak 1725'de bilime göndermeler yapılmıştır. 1867'de şu ifade kullanılmaya başlandı: "Bilim kelimesini... teolojik ve metafizik anlamından çıkarılıp fiziksel ve deneysel bilimin ifadesi olarak [kullanacağız]."
Auguste Comte (1798-1857) pozitivizm tezini toplumsal reformun temeli olarak ortaya atarak yeni bir dönemin öncülüğünü yapmıştır. Ona göre pozitivizmin başlıca amacı ‘bilimsel tasavvurlarımızı genelleştirmek ve toplumsal yaşam sanatını sistematik hale getirmek'ti. Comte, bilimsel ruhun insanın spekülatif düşüncesinin doruk noktasını temsil ettiğini düşünüyordu. Pozitivizm ile dinbilim-metafizik dışarıda tutulmaya başlanmasına rağmen, Comte'a göre pozitivizm yalnız düşünsel değil manevi alanda da ilerlemeyi içine alıyordu ve zaman içinde dinin yerini alacağını iddia ediyordu. Daha sonra Herbert Spencer sistematik pozitivizmi geliştirdi. Buna göre tüm bilgiler bilimsel araştırma yoluyla ulaşılabilirdir. Pozitivistler "tanım" yerine "yasa" terimini tercih ediyorlardı. Din ile metafiziğin bilimden esaslı ayrılması aydınlanma ile başladı ve pozitivist bilim açığa çıktı. Pozitivist düşünce bugün de hala etkisini korumaktadır.
Teori-Varsayım
Son iki yüz yıldır doruğuna ulaşan bilimde, yaşadığımız yüzyılda fizik ve biyoloji yasalarından öğrendiğimize göre oluşturulacak yeni teoriler bazı disiplinli özellikler taşımalıdır. Ama oyunun temel özelliği, özel bir kural oluşturmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Genel bir (bilimsel) teori nasıl olmalıdır? Olanaklı olduğu sürece gerçekler bağımsız bir şekilde onaylanmalıdır. Eğer varsa, önceki birden fazla teori üzerinde durulmalı ve açıklanacak bir şey varsa, olası tüm açıklamalar ortaya konulmalıdır. Bir teoriye gereğinden fazla bağlanma yerine, bilgiye erişim yollarından biri olarak düşünülmeli ve diğer alternatiflerle adil bir şekilde karşılaştırılmalıdır. Büyüklük, düşüncenin karşıtına da dokunabilmek olduğundan, karşıt düşünceler de gözden geçirilmelidir. Teoriyi reddetmek için nedenler aranmalı ve teori nicelendirilmelidir. Bir teoriyle yeterince uzun zaman aldatılmışsak, aldatmacayı ortaya koyan her türlü kanıtı (fark etmeden) ret edebileceğimizi de akılda tutmalıyız. Teorik sonuçlar bir ölçüye, sayısal değere sahipse bu ortaya konulmalıdır. Böylece diğer teorilerle daha kolay karşılaştırılabilir hale gelir. Eğer teoride savlar zinciri söz konusu ise, zincirin her halkası-bir kısmı ya da birçoğu değil-geçerliliğini kanıtlamak zorundadır. İlke olarak, yanılabilir olup olmadığı sorgulanmalıdır.
Sınanmayan, yanlışlanamayan önermeler pek fazla değer taşımazlar. Bilim, aynı zamanda çok kuvvetli ve uzlaşmaz bir kuşkuculuk gerektirir. Kuşkuculara, deneyleri tekrarlama ve aynı sonuçları alıp almayacaklarına bakma şansını vermeliyiz. Kuşkucu eleştirmenlerin rolleri her zaman kısır veya önemsiz değildir. Hiç bir yere götürmese de, an azından kimi yönlerinin umut verici olmadığını açığa çıkarabilirler. Kolay inanmaya eğilimliyseniz, içinizde bir gram bile kuşkuculuk yoksa umut vaat eden görüşleri değersiz olanlardan ayırt edemezsiniz. Yani, aynı anahtar hem cehennemin, hem de cennetin kapılarını açabilir. İyi düşüncenin hangisi olduğuna karar verecek bir otorite olmadığından, kararı kendi şüpheci yaklaşımlarımızla vermek durumunda kalırız.
Peki, bir teori oluşturmak için nereden başlanmalı? Yeni bir yasa nasıl aranmalıdır? Bunu fizikçi Richard Feynman'ın (1918-1988) sözlerinden aktarmak daha doğru olacaktır : "Daha önceden bilinen ilkelerle başlarım" diyebilirsiniz. Ama bilinen ilkelerin hepsi birbiriyle tutarsızsa, o zaman bir kısmının dışlanması gerekecektir. Bunun için, yeni tahminlere yer açmak için boşluklar bırakmak gerekiyor. Neyi alıkoyup neyi atacağımızı nasıl bileceğiz? Her şeyi birden atmak biraz ileri gitmek olur. O zaman üstünde çalışılacak fazla bir şeyimiz olmaz. Bu nedenle seçmek gerçekte belki bir şans işidir; ama yine de beceri gerektirmektedir. Üstelik teoride yapılan çok küçük değişiklikler, o teorinin çevresindeki felsefe ve düşüncelerde çok büyük değişikliklere yol açar. Yeni yasalar ararken, kusursuzluğun üzerine küçük kusurlar koyamayız; yine kusursuz bir şey bulmaya çalışmalıyız. Belirli bir teorinin yanlış olduğunu kanıtlama olanağı her zaman vardır; ancak doğru olduğunu hiç bir zaman kanıtlayamayız. İyi bir tahmin yaptığımızda, sonuçları hesapladığımızda ve sonuçların her seferinde deneyle uyumlu olması durumunda teori doğru mudur? Hayır; sadece yanlış olduğu kanıtlanmamıştır. Belki ileride daha kapsamlı çalışmalarla yanlış olduğu ortaya konabilir. İyi bir teori daha sonra yanlış olduğu anlaşılan cesur tahminlerde bulunur.
Kötü bir teori belirsiz tahminlerde bulunur, bunları test edemeyeceğimizi öngörür. Açık ve berrak olmayan bir teorinin yanlış olduğunun ortaya konması zordur. Eğer yapılan tahminler iyi ifade edilmemiş, berraklıktan uzak ise sonuçları bulmak için kullandığımız yöntemde açık ve berrak olmayacaktır. Yanlış olduğu ortaya konamadığından, bunun da iyi bir teori olduğunu düşünürsünüz. Peki, ne zaman doğru olduğunu bileceğiz? Yalın ve güzel bir teori ise erken dönemde doğruluğu fark edilebilir. Bu nedenle, gerçeğin her zaman basit olduğunu düşünüp karmaşık teorilerden uzak durulmalıdır. Richard Feynman'ın dediği gibi "Bize lazım olan hayal gücüdür; ama deli gömleği giydirilmiş hayal gücü". Dünyaya yepyeni bir bakış açısı bulmamız gerek ve bu bilinen şeylerle uyumlu olmalı. Ancak tahminler bir yerde bir şeylere ters düşmeli; yoksa ilginç olmaz. Bununla beraber ters düştüğü konuda da doğa ile uyum içinde olmalıdır. Çünkü bilim doğayla diyalogun olmazsa olmaz (sine qua non) koşuludur.
Teorinin doğrulanabilirliğine karşı, Karl Popper (1902-1994) yanlışlanabilirlik ilkesini ortaya atmıştır. Yanlışlanabilirlik ölçütü, Popper'in bilim kuramının temelidir. Popper'e göre bilimsel "teori potansiyel olarak yanlışlanabilir (falsifiable)" olmalıdır. Popper "teorinin doğruluğu, onun yanlışlanabilirlik özelliğinden kaynaklanır" ve "teorilerimizi yanlışlamaya alabildiğince açık bırakabilmek için elimizden geldiği kadar çok anlamlılıktan uzak bir biçimde formülleştirmeliyiz" der. Popper'e göre ruhbilim sorunlarını, bilim kuramsal sorunlarla karıştırmaktan kaçınmak gerekir: "Yeni bir düşüncenin insan zihninde nasıl doğabildiğini bilme sorunu - ster bir müzik teması, ister dramatik bir çatışma, ister bilimsel bir kuram söz konusu olsun -, deneyci ruhbilim bakımından büyük önem taşıyabilir, ama bilimsel bilginin mantıksal çözümlenmesi anlamına gelmez." Popper'e göre bilimsel bir yöntem, "Bütün sistemleri en zorlu bir yaşama savaşımından geçirerek, sonunda nispeten en elverişli" sistemi seçmek amacıyla, her türlü sınamadan geçirilmesi gereken sistemi yanlışlamaya tabi tutmaya dayanır. Buna göre kuramlar, hiç bir zaman deneysel olarak doğrulanamaz: "Eğer olgucu yanılgıdan kaçınmak istiyorsak [...] deneysel bilim alanında da doğrulanamayan önermelerin varlığını kabul etmemize olanak veren bir ölçüt seçmek zorundayız [...]. Bu düşünceler, sınır çekme ölçütü olarak alınması gereken şeyin bir sistemin doğrulanabilirliği değil, yanlışlanabilirliği olduğunu telkin ediyor". Böylece Popper, bir sınır çekme ölçütü olarak yanlışlanabilirliği önerir. Ona göre yalnız deneysel kuramlar yanlışlanabilir bir nitelik taşır.
Bazı şeyleri açıklayan ama önceden hiç bir şey kestiremeyen bir kuram yanlışlanamaz. Yanlışlama kıstası bilimi, bilim olmayandan ayırmamıza yardımcı olur, ama kusursuz değildir. Evrendeki her yasanın tek bir denklem altında birleştirileceğini bekleyen ve bu amaçla ortaya çıkan "Her Şeyin Teorisi (Theory of Everything, ToE)" düşüncesi, fizikteki süper sicim kuramından doğar ve söz konusu kuramın tahminleri, yalnızca evrenin ilk yaratılış zamanında var olmuş devasa enerjilerin ölçeğinde söz konusudur. Bu nedenle "süper sicim" kuramı, yanlışlanabilme kıstasına göre sınıfta kalmıştır. Diğer yandan, geçmişte çok başarılı olmuş kuramsal ilkeler üzerine kurulduğundan bilimsel değil düşüncesiyle de kimse kuramı çöpe atmaya hazır değildir.
Özetle bir kuram; mantıksal çelişki içermemeli, yanlışlanabilir olmalı ve somut deneysel sonuçları yeniden üretilebilir nitelik taşımalıdır. Bundan daha da öte, iyi bir kuram kesin öngörüler de yapabilmelidir. Hiç değilse, niceliksel (sayıya ve miktara bağlı), ölçüme ilişkin öngörüler yapabilmelidir. Tutarsız ilişkilerden arınma zorunluluğu ise vazgeçilmez bir ön koşuldur. Bilimin önermeleri ve kuramları konusunda asıl önemli olan doğru olup olmadıkları değil, doğruya doğru gidip gitmediğidir. Bu gelişme yanlışların ortaya çıkmasıyla olabileceği gibi gerçeğin bulunmasıyla da olabilir.
Bilimsel Yöntemin Uygunluğu
Tümdengelim farklı anlamlarda Spinoza ve Leibniz'le de devam etti. Güçlü çıkarımları vardı. Çünkü tümdengelim; ilk olarak mutlak değişmez önerileri içeriyordu. Yani, açık önermeler ve kuşku götürmez ilkeleri kullanıldığında ulaşılan sonuç da kuşku götürmez olur. İkincisi, tümdengelimci gerçekler nesneldirler. Herkes tarafından sınanabilir ya da masaya yatırılabilirler. Üçüncüsü, özgün ve etkili gerçekleri saptar. Ama zaman zaman gerçekler tuhaf ve alışılmadık olabilirler. Tümdengelim bir keşfi kolaylaştırmak için kullanılmaktan ziyade başka zeminlerde önceden saptanmış görüşlerin gerçekliğini sınamak için kullanılmıştır. Dolayısıyla, sonuç varsayımlar ilk düşüncelerin doğruluğu ile yakından ilişkilidir.
Bugün için, bilimsel yöntemlerin uygulanmasında belli basamaklar vardır. Bu basamakların ilki sorunu tanımlamaktır. İkincisi, sorunla ilgili yazılı kaynaklar gözden geçirilip değerlendirilerek, veriler mevcut kavrayış düzeyimize göre düzenlenip analiz edilir. Bu şekilde verilerin, yeni bir şeye işaret edip etmediği tespit edilir. Üçüncüsü, mantıksal hipotezlerin formüle edilmesidir. Bu aşamada yeterli ipuçları elde edilince, en kolay, estetik ve doyurucu görünen teori seçilmelidir. Dördüncüsü, seçilen teoriden çıkan çeşitli sonuçlar belirlenir ve geçerliliğini sınamak için gözlemler ve deneyler tasarlanır. Eğer teori, hiç bir istisnaya yer vermeyecek kadar başarılı ise, artık yasa olarak kabul edilmelidir. Yasa, yeni bir gözlemi veya deneyi açıklayamaz durumda olmadığı sürece doğru kabul edilecektir. Eğer açıklayamadığı gözlem ve deneyler olursa, başa dönülüp yeni teoriler aranmalıdır. Kuramın sonuçtaki yararlılığı, kaç tane bilinen olguyu açıklayabildiği ve ne kadar yeni şey söyleyebildiğinde yatmaktadır.
SahteBilim (PseudoScience), BilimOlmayan (NonScience) ve ÖnBilim (ProtoScience)
Yukarıdaki SahteBilim ölçütlerine bakıldığında, gerçek bilimsel bilgi alanı içinde incelenen ve kendilerinin bilim yaptığını söyleyen arkeologlar ne yapacak peki? "Arkeoloji gerçek bir bilim midir?" diye bir soru akla geliyor. Kendisi karbon tarihlemesi gibi bir bilimsel yöntem kullanmasına karşın, elde edilen bilgiler tekrarlanamaz, gözlemlere dayanmaz, deneysel değildir. Buna göre arkeoloji ve bununla da ilişkili fosil biliminin de bilimsel ölçütlerden uzak olabileceği akla gelir. Oysa her ikisi de geçerli bir bilim dalı olarak kabul edilir. Daubert Merrell Dow, Bilimin SahteBilimden ayrımı için bazı ölçütler öne sürmüştür (1993):
"Bir şeyi, herkesten önce düşünene gülünür, ya da Daniel de Foe (1660-1731)'un sözleri ile daha ılımlı olarak "Bir adamın: ‘Benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz, ama gerçekten herkes aldanıyorsa o ne yapsın." Benzer şekilde karşı çıkışlar Einstein (1879-1955)'i dahi kendi aklından şüpheye düşürür: Yaşar gibiyim rüyada,
Yine Dow'un 2.kriteri olan "yöntem tercihen hakemli dergilerde yayınlanmalıdır" ifadesi bazen hiç bir anlam taşımayabilir. Buna bir örnek, 1988 yılında, ünlü Nature dergisinde yayımlanan, "bellek suyu" konusunu ele alan bir makaledir. Bu makale tekrar edilebilirdi, istatistiksel olarak da güçlü sonuçları vardı. Ancak, daha sonra teknik bir heyetle aynı çalışma ortamında yapılan tekrarlarda aynı sonuçlar bulunamadı. Buna benzer başka garip "bilimsel filtreden" kaçan örnekler de vardır. Örneğin, beyin kabuğunun işlevini ortaya koyan yeni bir test geliştirdiğini; bunu insanların gözlerindeki görme sinirinin başlangıç yeri olan "kör nokta" denilen alanın çapını ölçerek, küçük olan tarafta problem olduğunu düşünen ve sonra da boyun çevirmesi yaparak bunu düzelttiğini öne süren araştırmacı gibi. Araştırmacıya göre, 500 kişide deney yapılmıştı ve tekrar edilebilir bir çalışmaydı. Ancak, tekrar edilebilir olma her zaman "geçerli" bilim anlamına gelmez. Benzer olarak, 2005 yılında kök hücreler ve klonlama konusunda Nature ve Science dergilerinde yayımlanan, sonradan uydurma olduğu anlaşılan bir yazara ait makaleler iptal edildi. Dolayısı ile hakemli dergi demek, sağlam bilimsel bilgi demek değildir.
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||


