Günün Özü!
| 'Tek doğruyu buldum' değil, 'Bir doğruyu buldum' deyin. Halil Cibran |
Son Haberler
- Âşık Beyin: Sevgililer günü için özetleme
- Kuantum Beyin Kitabını Satın Alabilirsiniz
- Bilinç: Antikçağdan Bilincin Yeniden Keşfine
- NeuroQuantology’nin 10 Yıllık Öyküsü: Uzun ve ince bir yol
- Kuantum fiziğinin günümüzde günlük ve sosyal hayata yansımaları
- Neden aşk duygusu var?
- Yılın cinsellik araştırması
- Elektron aşkı
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş| Bilinç Beyin Tarihi |
|
|
| Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı | |||||||||||||||||||||||
| Salı, 28 Ekim 2008 23:31 | |||||||||||||||||||||||
|
Mademki ruhu inceliyoruz, aynı zamanda ardından çözmek zorunda kalacağımız sorunları ortaya koymak konusunda her hangi bir öğretiyi öğreten bizden öncekilerin kanılarını, geçerli olandan yararlanmak ve öyle olmayandan sakınmak amacıyla devşirmek gerekir.
Aristoteles, Ruh Üzerine Düşünce tarihi unutulan, hatta unutturulmuş düşüncelerin de tarihidir. M.Foucault Henüz dünyada belli bir son bildiren hiçbir şey olmadığı gibi, dünyanın en son sözü de dünya üzerine en son söz de henüz söylenmiş değildir; dünya açık uçlu, bütünüyle de özgürdür, her şey hala gelecekte yatıyor, hep de gelecekte yatacak. Dostoyevski
3500 yıl önce, Nil’in güneşin battığı yakası, Mısırlıların inancına göre ölümlülerin ruhlarının öbür dünyaya en çok yaklaşabildiği noktaydı. Mısır inancına göre, bedenin yanında ruhtan oluşan bir yapı daha vardı. Ka, Mısır dilinde “çift” anlamına gelen ve dölleme gücünü, yaratıcı ve koruyucu işlevleriyle, yaşamsal enerjilerin tümünü belirten bir ifadedir. Sembolü, iki kalkık kol biçimindedir. Yaşamında gücü olan Ka, gömüldükten sonra BA (ruh) olarak bedeni terk eder. Şahin başlı Horus Ba’yı ateş ve kobra kapılarından geçirip hüküm mekânına getirir. Burada, ölenin vicdanını içeren kalbini bir teraziye yerleştirir ve karşısına da bir tüy koyar. Kalp ile tüy dengede kalırlarsa, Ba ile Ka birleşip, Osiris’in hükmettiği aydınlık âleme geçip bir ruh (AH) olurlar. Felsefe tarihi ve hatta bilimsel düşünüş tarihi Platon (MÖ 427-347) ile başlar. Ruh-beden tartışmaları esas olarak, Fedon/Ruh Üzerine (MÖ 360) adlı eserinde gözlenir. Bu eserdeki ifadeleri hocası olan Sokrates’in (MÖ 469-399) görüşleri olarak nitelenebilir. Yunanlı filozof Sokrates “En önem taşıyan şey, insanın ruhudur; çünkü bu ruh, evrenin tümel ruhundan bir parçadır, ezeli ve ebedi vasıflara haizdir” diyerek, onu cisimden ayrı tutar. Ona göre, âlem ruhunun bir parçası olan insan ruhu ölümsüzdür ve tanrısaldır. Platon, Fedon’da geniş olarak ruhu ve bedeni tartışma konusu yapar. Uyanıklığın uykunun karşıtı olması gibi, yaşamın karşıtı ölümdür. Bedenin karşıtı da ruhtur. Bu Platon’daki karşıtlar düşüncesidir. Karşıtların her ikisi ruh ve beden gibi birbirinden yaratılır. Uyanıklığın uykudan, uykunun uyanıklıktan yaratıldığını ve yaratma süreçlerinin birinci durumda uyanma ikinci durumda uykuya dalma olduğunu öne sürer. Platon’a göre ruhlarımız biz doğmadan önce vardırlar. Tüm ruhlar eşit olarak yaratılmışlardır. Ruh görülemez ve beden görülebilir olandır. “O zaman ruh bedenden daha çok görülemez olan gibidir ve beden daha çok görülebilir olan gibidir.” Görülemez olan zaman içinde bir değişime uğramadığı halde, görülebilir olan beden sürekli olarak değişime uğrar. Cisimsel olan beden tümüyle çözülebilir-yok olabilir olmasına karşın, ruh bütünüyle çözünemezdir. İnsan öldüğünde dünyada kalan çözünebilir parçası olan bedeni çözünür ve bozunur. Ama görülemez olan parçamız olan ruh, görülemez ayrı bir yere, Tanrının dünyasına gider. Oraya vardığında ise mutludur ve yanılgıdan, budalalıktan, korkudan, kötülüklerden özgürdür. Ruh kendisiyle birlikte diğer dünyaya eğitiminden ve yetiştirilmesinden başka bir şey götürmez. Platon, Fedon’da ruhun başka bedenlere ve hayvanların bedenlerine göçünden (ruh göçü) de bahseder. O’na göre, hayatlarında kendilerini oburluk, zorbalık ve sarhoşluğa verenler büyük bir ihtimalle eşeklerin ya da diğer hayvanların bedenlerine geçeceklerdir. Dolayısıyla ruh birçok bedeni eskitir. Ruh herhangi bir yolla bedeni kullansa, o zaman beden tarafından hiç bir zaman aynı kalmayan şeylere çekilir. Ruh ve beden bir arada birleşmişken, doğa bedeni hizmet etmeye ve yönetilmeye, ruhu yönetmeye ve efendi olmaya belirler. Ancak, sadece ruh bedeni kullanmaz bedenin de ruh üzerine etkisi olur. “Ruh bedenin duygularına boyun mu eğer yoksa onlara karşı mı çıkar? Demek istiyorum ki, beden ateşli ve susuzken, ruh ona karşı çıkıp onu su içmekten, açken yemek yemekten uzağa çekmez mi ve ruhun bedene sayısız başka yollarla karşı çıktığını görmez miyiz? Elbette.” Platon algılar konusunda şüpheci davranır. Gözlerin, kulakların ve öteki duyuların aldatmacalarla dolu olduğunu belirtir. Varlığın kendisi konusunda da kendi düşüncelerinden başka hiçbir şeye güvenilmemesini ve başka araçlarla gördüklerinde ve içlerinde göründükleri çeşitli nesnelerle birlikte değişenlerde hiçbir gerçeklik olmadığına, çünkü bu türden her şeyin görülebilir olduğuna ve duyular yoluyla ayrıldığına, oysa ruhun kendisinin görülmez olanı ve düşünülebileni gördüğüne inanılmasını öğütler. Bu dünyadaki nesneler, değişen, kendilerinde karşıt yüklemleri barındıracak şekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileşik olan şeylerdir. Beş duyu yoluyla algılanan bu nesneler, Platon'a göre, gerçekten var değildir. Onlar değişmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliğin yalnızca görünüşleridirler. İçinde yaşadığımız duyusal dünyadaki şeyler her bakımdan değişseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan değişmeye uğrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler değişmeden aynı kalır. Çağrışıma ve öğrenmeye de değinen Platon, çağrışımı şöyle ifade eder: “Eğer bir insan bir şeyi işittiği ya da gördüğü ya da başka herhangi bir yolda algıladığı zaman, yalnızca o şeyi bilmekle kalmıyor, ama ayrıca başka bir şeyin de algısını taşıyorsa ve bunun bilgisi aynı değil ama ayrı ise, algının taşıdığı şeyi anımsıyor demede haklı değil miyiz?” Öğrenme ise anımsamadan başka bir şey değildir ve “şimdi anımsadıklarımızı zorunlu olarak önceki bir zamanda öğrenmiş olmamız gerektiğini” gösterir. Ruh ve beden arasındaki birlikteliğin nasıl olduğu problemi, Plato geometrik esas terimleriyle ifade eder. Elementlerin kendilerini geometrik şekillerini temel bir yapısal birim olarak kabul ederek, bedenin üçgenler gibi geometrik şekillerden oluştuğunu öne sürdü. Bu geometrik şekillerin uygun olarak bir araya gelmeleri bedeni oluşturuyordu ve ruh ile bedenin bir arada olmasına imkân veriyordu. Bu bağlanmayla oluşan ruh-beden ikilisi hareket gibi yaşamın göstergesi oluyordu. Timaeus'da ruhun kafatası ve omurilik boşluklarında en saf olarak bulunduğunu öne sürer. Bu bölgelerde "ilik" olarak görünür ki biz bunu bugün beyin ve omurilik olarak adlandırmaktayız. İlik birincil yaşam malzemesidir ve dört elementten oluşmaz. Daha ziyade temel geometrik yapılardan olan üçgenlerden oluşur. Ruhun Tanrı tarafından bedene üstün yaratıldığını ve ruhun egemen olmak gibi bir isteği olduğunu da öne sürer: “ruh, egemen olmak, buyurmak için, vücut da boyun eğmek için oluşturulmuştur... Şunu açıkça söylemek gerekir ki, ruh bütün varlıkların içinde zekâya sahip olabilecek biricik varlıktır; hem ruh gözle görülmez; oysa ateş, su, toprak ve hava, hepsi de gözle görünen cisimlerdir.” Sonuçta, Platon’a göre ruh bedenden farklı, üstün ve ayrıdır. Not Eflatun Türkçemize daha uygun aslında. Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası olmuştur. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Eflatun’un felsefi görüşlerinin üzerinde hala tartışılmaktadır. Eflatun, batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofudur. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materyalist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin maddeci öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Eflatun ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Eflatun bir sanatçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, ve şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır. Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflatun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Görüşleri İslam ve Hristiyan felsefesine derin etkide bulunmuştur. Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar. Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır. Eflatun, algıladığımız dış dünyanın esas gerçek olan idealar ya da formlar dünyasının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra beden dışında kalıcı olan idealar dünyasına ulaşacağını söylemiştir. Görüşleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce dünyasındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Rönesans sonrasında Batı Avrupa'da Antik Yunancadan çevirileri yapılmıştır.
Modern Dönem: Temele İniş.. 1949’da Giuseppe Moruzzi ve Horace Winchell Magoun (1907-1991) beyin sapındaki ağsı yapıyı (retiküler formatio) keşfettiler. Yaptıkları çalışmada üst beyin sapı (mezensefalik) ağının bilinç durumuyla bağlantısını ortaya koydular. Ağsı yapının hasara uğratılması durumunda, hayvanlarda hareket yokluğu ve koma durumu olduğun gösterdiler. Duyusal, işitsel ve ağrılı uyaranlar uyanıklık yanıtını elde etmede bu durumda yetersiz kalıyordu. Yine bu durumdaki hayvanlarda el ettikleri beyin kabuğu elektriksel aktivitesi kaydı uyku kayıtlarına benzemekteydi. Uyuyan bir hayvanda, beyin sapı ağına yüksek frekanslı elektrik akımı uygulanması durumunda ise hayvan uyanıyor ve gözlerini açıyor, göz bebekleri büyüyor ve kasları kasılıyordu. Bu esnada beyin kabuğu elektriksel aktivitesi uyanıklık durumuyla benzer hal alıyordu. Bu bulgularla beyin sapı ağsı yapı sisteminin dışarıdan gelen duyusal girdiler yoluyla uyanıklık için gerekli temel eleman olduğunu ortaya koydular.
Beyin On Yılı Sonrası Bilinç... 1990’li yıllarda pozitivist düşünce etkisiyle bakış açıları değişti. Nörobiyoloji, felsefe, kuantum fiziği gibi birçok bilimsel alanda bilinç konusu adeta “ilgi odağı” haline geldi. Bilimin belli alanlarında artık olgunluk aşamasını da geçen birçok bilim adamları tarafından, tartışılan iddialı kitaplar yayınlanmaya başlandı. Bunlar arasında göze çarpanlar, İngiliz matematikçi ve kara deliklerin yapısı üzerinde önemli keşifleri olan Roger Penrose, DNA’nın moleküler yapısının keşfi nedeniyle 1962’de Nobel ödülü alan biyofizikçi Francis Crick, sinaptik ileti üzerine olan çalışmaları nedeniyle 1963’de Nobel ödülü alan nörofizyolog John Carew Eccles (1989) ve 1972’de Nobel ödülü alan biyokimyacı Gerald Edelman (1989) ve holografik beyin-bilinç teorilerini oluşturan Nobel ödüllü fizikçi David Bohm (1917-1992), nörofizyolog Karl Pribram sayılabilir. Kendi alanlarında bilime yenilikler getiren bu kişilerin, kendi alanlarının dışında (!) bilinç konusunda halen tartışılan fikirler öne sürdüler. Bunlar birçok kişi için akademik kariyerlerinin sonunda yolun başlangıcını gösteren fikirlerdi. Roger Penrose, bilince kuantum fiziğinin yanıt verip veremeyeceği ve algoritmalarla çalışan bilgisayarla modellenip modellenemeyeceği sorusuna yanıt aradı. Crick ise beynin algılamanın önemli bir parçası olan görsel sistemden yola çıkarak bilinci değerlendirdi. David Bohm ve Karl Pribram, holografik teorilerin bilinçle uyumlu açıklamalarını ortaya koydu. Bahsedilen bilim insanları bilinç üzerine düşünme ve fikir üretmeyle akademik kariyerlerinin başlangıcında değil, kariyerlerinin sonunda, adeta “ermişlik dönemlerinde” ilgilenmeye başladılar. Yine aynı yıllarda, belki bu akımdan etkilenerek bilinç üzerine akademik dergiler yayımlanmaya başlandı (Journal of Consciousness Studies, Consciousness and Cognition, Brain and Mind, Behavioral and Brain Sciences, The Journal of Mind and Behavior, Psyche, NeuroQuantology) ve onlarca yeni akademik kitap listeye eklendi. Son yıllarda bilinç üzerine birçok disiplinin bir araya gelmesi ile oluşan sempozyumlar yapılmaya başlandı. Sinir bilimleriyle ilgili yayın yapan önemli dergilerde bu konuyla ilgili ayrıntılı makaleler yayınlanmaya başlandı. Bu sadece sinir bilimlerini içeren dergilerle de sınırlı kalmayarak fizik alanındaki önemli dergilere de konu oldu. Tartışılmaya başlandı. Daha önceki gelenek devam etti ve teorisyen sayısı kadar bilinç teorileri ortaya çıkmaya başladı. Buna rağmen, bugün hala “bilinç araştırmasında, anaokulunda kum havuzunda oynayan çocuklar konumundayız.”
Yine son on yılda bilinç konusunu değişik yönlerden inceleyen yüzlerce makale yayımlandı. On yılın sonuna doğru çalışma sayısında logaritmik bir artış oldu. National Library of Medicine, MEDLINE’da, sadece başlıkta “bilinç” içeren (insan çalışmaları, sosyal anlamda bilinç çalışmaları hariç) ve İngilizce yayımlanmış makale sayısı 1970-1979 arası 396 iken, 1980-1990 yılları arasında 475 sayısına ulaşmış ve 1990-2000 yılı arası 709 makaleye çıkmıştır. 2000 yılında sonra ise adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Özellikle işlevsel beyin görüntülemeleri manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) ve pozitron emisyon tomografisinin (PET) kullanıma girmesi ile çalışmalar daha da hız kazandı. Bilinci ilgilendiren uyku, anestezikler, meditasyon, hipnoz, dikkat, bellek, algılama gibi konularda PET çalışması sayısı hızla artmıştır. 1988-91 arasında 15, 1992-1995 arasında 70, 1996-1998 arasında 190, 1999-2005 arsında ise 400’e yakın çalışma yapılmıştır. Bu sayılar bilinç konusuna olan ve artan ilgiyi göstermektedir. Oysa 1930 ve 1950’lerle karşılaştırıldığında, bugünkü ilgi müthiştir. 1930-1950 arasında yazılan 8 temel psikoloji metninin girişlerinde, 5’inde bilinç başlığına hiç değinilmediği, 3’ünde ise tarihsel bir merak olarak ele alındığı düşünüldüğünde şu an iyi noktadayız diyebiliriz. Doğanın bilinen en karmaşık iki nesnesi, insanın bilişsel süreçleri ve beynidir; daha da karmaşığı, bunların ilişkisidir. Asırlar boyunca beden ve dolayısıyla beyin, doğa bilimleri kapsamında ele alına gelmiş; bu iki öğe, canlı varlıkların yapı ve süreçleriyle ilgilenen temel biyolojik bilimlerin, madde ve enerji konularıyla ilgilenen fiziksel bilimlerin, tıp gibi uygulamalı bilimlerin araştırma konusu olmuştur. Zihin ise, canlıların davranışlarıyla İlgilenen davranış bilimlerinin, psikolojinin uğraş konusu olagelmiştir. Gelenekler ve alışkanlık, bu dalların her birinin (biyolojik veya fiziksele karşın davranışsal veya psikolojik) kendi içinde kapalı olarak çalışmasına yol açmıştır. Diğer yandan çağdaş bilim dünyasının kabul ettiği bir husus, mevcut bilim dallarının, tek başlarına; beyni, bilişsel süreçleri ve özellikle de bu iki öğenin ilişkisini anlayabilmede yetersiz kaldığıdır. Aynı veriler beyni incelemenin bütünleşik (multidisipliner) bir şekilde ele alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Multidisipliner grubun kapsamına giren dallardan bazıları psikoloji, fizyoloji, biyofizik, biyokimya, nöroloji, işlevsel nöroradyoloji, nöropsikoloji, psikiyatri, ayrıca felsefe, matematik, fizik, istatistik ve elektrik-elektronik, bilgisayar ve biyomedikal mühendisliklerdir. Bilinç, bugün artık birçok çağdaş bilim adamına göre bilimsel bir nesnedir ve bilimin alanında incelenmelidir. 1990’lardan sonra bu eğilim daha da belirgin hale gelmiştir. 1995’den sonra kuantum fizikçileri de iyice bilinç konusu içine girdiler ve fizik dergilerinde bilince atıf yapan ya da bilinç kelimesini başlığında içeren birçok makale yayımlandı. Bu eğilimden dolayı olacak, artık felsefeciler, fizikçiler ve yapay zekâcılarca bilinç üzerine kitaplar yazılmakta. İşin garip yönü ise işe önce el atması gereken nörolog-nörofizyologlardan henüz diğerleri kadar ses çıkmıyor ve kendi kabuklarında incinin olgunlaşmasını bekler gibiler. Ancak felsefe ve psikolojinin söyledikleri de yetersizdir. Felsefeci John Searle “Felsefe ve psikolojideki çağdaş tartışmaların, bilinçlilik konusunda söyleyebileceği pek bir şey olmaması bir tür rezalettir” derken sinirbilimcileri unutmuşa benziyor. Esas yanıtları sinirbilimcilerden beklemek gerekir.
AYRINTILAR KİTAPTAMısır ve Sümerler Mısır ve Sümerler
Platon (MÖ 427-347) Platon
Hipokrat (İstanköy 460-Larissa 377) Hipokrat
Aristoteles (MÖ 384-322) Aristoteles
Galen (İzmir, Bergama MS 131-201) Galenos
Kindi (MS 800-870 Kindi
Türk felsefeci Farabi (MS 870-950) Farabi
İbni Sina (MS 980-1037) İbni Sİna
Gazali (1058-1111) Gazali
İbn (Muhyiddin) Arabî (1165-16 Ekim 1240) İbn Arabi
Türk Divan şairlerinden Fuzûlî (MS 1480-1556) Fuzuli
Araplarda Felsefeci Kıyımı: Söndürülen Güneş Söndürülen Güneş
Batıdan Doğan Güneş: Descartes Descartes
Giovanni Alfonso Borelli (1608-1679) Alfonso Borelli
John Locke (1632-1704) John Locke
Unutulmuş Deha: Jan Swammerdam (1637-1680) Jan Swammerdam
Nörolojinin Kurucusu: Thomas Willis (1621-1675) Thomas Willis
Pierre Gassendi (1592-1655) Pierre Gassendi
Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) Wilhelm Leibniz
George Berkeley (1685-1753) George Berkeley
17.yüzyılda Zamanın Ruhu: Zeitgeist Zeitgeist
Klasik Fizikçinin Bakışı: Isaac Newton (1642-1727) Isaac Newton
Julian Offray de la Mettrie (1709-1751) Offray de la Mettrie
Ampirizm Kurucusu: David Hume (1711-1776) David Hume
Felice Fontana (1730–1805) Felice Fontana
Sinirbiliminin Kurucusu: Luigi Galvani (1737-1798) Luigi Galvani
Franz Joseph Gall (1758-1828) Franz J Gall
Türk Frenolog: Erzurumlu İbrahim Hakkı (1705-1771) İbrahim Hakkı
Bilinç Umursamazlığı: Friedrich Nietzsche (1844-1900) Friedrich Nietzsche
Ruhun Denklemi: Gustav Fechner (1801-1887) Gustav Fechner
Herman Von Helmholtz (1821-1894) Herman Helmholtz
Edmund Husserl (1859-1938) Edmund Husserl
Friedrich Hegel (1770-1831) Friedrich Hegel
Alphonse Forel (1841-1912) Alphonse Forel
Paul Flechsig (1847-1929) Paul Flechsig
Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1914) Ahmet Hilmi
Deneysel Dönem: Wilhelm Max Wundt (1832-1920) Wilhelm Wundt
Edward Titchener (1867-1927) Edward Titchener
William James (1842-1910) William James
Davranışçılık Babası: John B Watson (1878-1958) John Watson
Francis X. Dercum (1856-1931) Francis X. Dercum
Alfred North Whitehead (1861-1947) Alfred N. Whitehead
Charles Sherrington (1857-1952) Charles Sherrington
Wilder Penfield (1891-1976) Wilder Penfield
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||


