May 19
Cumartesi

Your Language?

English French German Italian Portuguese Russian Spanish

Giriş



Radyo Dinle

Üyelerimiz

Toplam Üye Sayımız: 1179
Son Üye: mjafar12
Canlı Üye: 0
Bugün: 0 kayıt yapıldı
Bu hafta: 0 kayıt
Bu ay: 3 kayıt

Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş

Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Bilinç Beyin Tarihi Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı   
Salı, 28 Ekim 2008 23:31
Mademki ruhu inceliyoruz, aynı zamanda ardından çözmek zorunda kalacağımız sorunları ortaya koymak konusunda her hangi bir öğretiyi öğreten bizden öncekilerin kanılarını, geçerli olandan yararlanmak ve öyle olmayandan sakınmak amacıyla devşirmek gerekir.
Aristoteles, Ruh Üzerine

Düşünce tarihi unutulan, hatta unutturulmuş düşüncelerin de tarihidir.
M.Foucault

Henüz dünyada belli bir son bildiren hiçbir şey olmadığı gibi, dünyanın en son sözü de dünya üzerine en son söz de henüz söylenmiş değildir; dünya açık uçlu, bütünüyle de özgürdür, her şey hala gelecekte yatıyor, hep de gelecekte yatacak.
Dostoyevski



Bilimin tüm dalları tarihsel olarak iç içedir. Her ne kadar günümüzde çok alt birimlere ayrılsa da... Ruh-beden ve zihin-bilinç-beyin tarihi konusu uzun bir konu olarak ele alındı. “Ruh-beden/zihin-bilinç-beyin” tartışmaları tarihsel süreçte, dinbilim, felsefe, psikoloji, sinirbilimi, matematik ve fizik konusuyla sıkı ilişki içindedir. Dolayısıyla, bu konu aynı zamanda belirtilen bilim alanlarının da tarihidir. Değişik alanlardaki bilimsel gelişmelerin, kendilerinden çok uzak görünen bilimsel alanlar üzerine etki ederek, o alanlara yeni düşüncelerin ortaya çıkmasına nasıl sebep oldukları açık olarak görülecektir. Zamansal süreçte, bilimsel yöntem ve bakışının nasıl değiştiği ve şimdiki tartışmalarımızın çok da farklı boyutta olmadığını göstermek, gelecekte nelerle karşılaşabileceğimizi ortaya koymak esas amaçtır. Geçmiş 2500 yıl boyunca doğrudan olmasa da felsefeciler düşünce üretmişlerdir. Geçmişi tekrardan kaçınmak amacı ile geçmişte söylenenlere göz atılmalıdır. Yoksa birçok keşfi ya da fikri yeni zannedebiliriz. Yine yüzyıllar öncesinde sorulmuş soruların çoğu hala gündemdedir. Sorular aynı olmasına karşın yanıtlarda değişiklikler vardır. Değişimi görüp geleceğe yönelik çıkarımlar da yapabiliriz. Bu bilimin mevcut durumu hakkında bizde daha iyi bir anlayış oluşturacaktır.

Felsefe tarihini dikkate almadan felsefe problemlerini irdelemenin asla imkânı yoktur. Bu tarih aynı zamanda kültürel, dinsel ve sosyal etkilerin de tarihidir. Akla uygun bir şeyler söylemek için tarihçeyi gözardı demeyiz. Geriye bakma aynı zamanda şu an içinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlamamızı sağlayacak ve geleceğe yansıtmalar yapabileceğiz. Halen kullanmakta olduğumuz kavramlar temelde yüzyıl başlarında oluşturulmuştur ve “kavramsal kökenlerimiz”i bilerek aynı yanlışlara düşmemek gerekir. Kafamız buluşların yeniliği ile meşgulken geçmişten bir şeyler öğrenme fırsatını kaçırmamak için tarihsel kaynaklarımızı unutmamak zorundayız. Bu aynı zamanda bilimin tarihidir. Bu nedenle konu geniş tutulmuştur. Düşünce adına ortaya dökülmüş her şey olmasa da, boş sözlerden (flatus vocis) kaçınarak, açmazları da göstererek, öznelci kuramları da ele alarak olabildiğince geniş tutuldu. Kişilerin biyografilerine değil, ana fikirlerine yer verildi. Yine tüm ilgi alanlarındaki çalışmalarına değil, daha çok zihin-bilinç/beyin konusundaki görüşler ele alındı.

3500 yıl önce, Nil’in güneşin battığı yakası, Mısırlıların inancına göre ölümlülerin ruhlarının öbür dünyaya en çok yaklaşabildiği noktaydı. Mısır inancına göre, bedenin yanında ruhtan oluşan bir yapı daha vardı. Ka, Mısır dilinde “çift” anlamına gelen ve dölleme gücünü, yaratıcı ve koruyucu işlevleriyle, yaşamsal enerjilerin tümünü belirten bir ifadedir. Sembolü, iki kalkık kol biçimindedir. Yaşamında gücü olan Ka, gömüldükten sonra BA (ruh) olarak bedeni terk eder. Şahin başlı Horus Ba’yı ateş ve kobra kapılarından geçirip hüküm mekânına getirir. Burada, ölenin vicdanını içeren kalbini bir teraziye yerleştirir ve karşısına da bir tüy koyar. Kalp ile tüy dengede kalırlarsa, Ba ile Ka birleşip, Osiris’in hükmettiği aydınlık âleme geçip bir ruh (AH) olurlar.

MÖ 2000 yıllarına ait papirüslerinde kalp bütün organların merkezi olarak kabul ediliyordu. Mısırlılarca, sinir sisteminin yaşamsal önemi ve işlevi bilinmemekle birlikte, yazılı tarihsel kayıtlarda geçen en eski “Beyin” ifadesi MÖ 1300’lerdeki “Edwin Smith Papirüsü”nde geçer. Bu kayıtta beyin kelimesi sekiz kez geçer ve kafa kemiğinde kırık olan iki hastanın tanısı, klinik seyri, tedavisinden bahsedilir. MÖ 600’larda, bütün vücut kanalları ve damarlarının kalbe bağlı olduğuna inanılıyordu. Bu doğruydu ancak, yanlış bir çıkarım olarak, kalbi bütün düşüncelerin merkezi olarak kabul etmişlerdi. Kişinin yapıp ettiklerinin kayıtlı olduğu kalp bu nedenle tüy ile karşılıklı teraziye konuyordu.
Destanlardan ve kahramanlık öykülerinden biliyoruz ki, Sümerler ve onların Mezopotamya’daki takipçileri yaşam, hastalık, ölüm, ruh konuları ile yakından ilgilenmekteydiler. Ancak, şu da kesindir ki, Sümerler tam anlamı ile bir felsefe sistemi geliştirememişlerdir. Bilim ve hakikatin esası ile ilgili hiç bir soruyu ortaya atmamışlardır. Felsefenin dalları olan bugünkü bilimlerle ilgili önemli katkıları olmamıştır. Evren ve insan hakkındaki araştırmaları ve düşünceleri asla felsefi olmamıştır. Sümer felsefesi, onların dininden, mitolojilerinden, destan ve ilahilerinden çıkarılabilir. Mezopotamya hikâyelerinde de yaratılmış olan insan, tanrının kanı veya “özü” gibi tanrısal bir unsur ile Dünya’nın “kil”ının karışımından yapılmadır. Sümerce olan “lulu” kelimesi ile bu ifade edilir ve “karıştırılmış olan” anlamına gelir. Genelde “can” diye çevrilen İbranice terim “nefeş”tir. Canlı bir yaratığı canlandıran ve öldüğünde onu terk eden, elle tutulamaz “ruh”tur. Sümerce, Şİ-İM-Tİ’den gelen “şimti”, “nefes-rüzgâr-yaşam” anlamına gelir. Akadca kelime olan ve benzer anlamda kullanılan “napiştu” kanda ele geçmeyen “bir şey”i ifade eder. Gerçekte Sümerlerde ilahi unsur sadece tanrıların üflediği değildi. Çünkü daha temel ve kalıcı bir şey daha vardı: TE-E-MA. Harfiyen “hafızayı yerinde tutanı barındıran” anlamına gelir. Akadca “ruh” olarak çevrilen “etemu”nun benzeridir. Bunlara ek olarak; UR (ruh, esas gövde) NÍ (benlik, beden, birinin kendisi), Zİ (soluk alma, yaşam soluğu, ruh) UR...SA (karaciğer, ruh) ifadeleri de Sümer dilinde vardır.

Felsefe tarihi ve hatta bilimsel düşünüş tarihi Platon (MÖ 427-347) ile başlar. Ruh-beden tartışmaları esas olarak, Fedon/Ruh Üzerine (MÖ 360) adlı eserinde gözlenir. Bu eserdeki ifadeleri hocası olan Sokrates’in (MÖ 469-399) görüşleri olarak nitelenebilir. Yunanlı filozof Sokrates “En önem taşıyan şey, insanın ruhudur; çünkü bu ruh, evrenin tümel ruhundan bir parçadır, ezeli ve ebedi vasıflara haizdir” diyerek, onu cisimden ayrı tutar. Ona göre, âlem ruhunun bir parçası olan insan ruhu ölümsüzdür ve tanrısaldır.

Platon, Fedon’da geniş olarak ruhu ve bedeni tartışma konusu yapar. Uyanıklığın uykunun karşıtı olması gibi, yaşamın karşıtı ölümdür. Bedenin karşıtı da ruhtur. Bu Platon’daki karşıtlar düşüncesidir. Karşıtların her ikisi ruh ve beden gibi birbirinden yaratılır. Uyanıklığın uykudan, uykunun uyanıklıktan yaratıldığını ve yaratma süreçlerinin birinci durumda uyanma ikinci durumda uykuya dalma olduğunu öne sürer.


Platon’a göre ruhlarımız biz doğmadan önce vardırlar. Tüm ruhlar eşit olarak yaratılmışlardır. Ruh görülemez ve beden görülebilir olandır. “O zaman ruh bedenden daha çok görülemez olan gibidir ve beden daha çok görülebilir olan gibidir.” Görülemez olan zaman içinde bir değişime uğramadığı halde, görülebilir olan beden sürekli olarak değişime uğrar. Cisimsel olan beden tümüyle çözülebilir-yok olabilir olmasına karşın, ruh bütünüyle çözünemezdir. İnsan öldüğünde dünyada kalan çözünebilir parçası olan bedeni çözünür ve bozunur. Ama görülemez olan parçamız olan ruh, görülemez ayrı bir yere, Tanrının dünyasına gider. Oraya vardığında ise mutludur ve yanılgıdan, budalalıktan, korkudan, kötülüklerden özgürdür. Ruh kendisiyle birlikte diğer dünyaya eğitiminden ve yetiştirilmesinden başka bir şey götürmez. Platon, Fedon’da ruhun başka bedenlere ve hayvanların bedenlerine göçünden (ruh göçü) de bahseder. O’na göre, hayatlarında kendilerini oburluk, zorbalık ve sarhoşluğa verenler büyük bir ihtimalle eşeklerin ya da diğer hayvanların bedenlerine geçeceklerdir. Dolayısıyla ruh birçok bedeni eskitir. Ruh herhangi bir yolla bedeni kullansa, o zaman beden tarafından hiç bir zaman aynı kalmayan şeylere çekilir. Ruh ve beden bir arada birleşmişken, doğa bedeni hizmet etmeye ve yönetilmeye, ruhu yönetmeye ve efendi olmaya belirler. Ancak, sadece ruh bedeni kullanmaz bedenin de ruh üzerine etkisi olur. “Ruh bedenin duygularına boyun mu eğer yoksa onlara karşı mı çıkar? Demek istiyorum ki, beden ateşli ve susuzken, ruh ona karşı çıkıp onu su içmekten, açken yemek yemekten uzağa çekmez mi ve ruhun bedene sayısız başka yollarla karşı çıktığını görmez miyiz? Elbette.”

Platon algılar konusunda şüpheci davranır. Gözlerin, kulakların ve öteki duyuların aldatmacalarla dolu olduğunu belirtir. Varlığın kendisi konusunda da kendi düşüncelerinden başka hiçbir şeye güvenilmemesini ve başka araçlarla gördüklerinde ve içlerinde göründükleri çeşitli nesnelerle birlikte değişenlerde hiçbir gerçeklik olmadığına, çünkü bu türden her şeyin görülebilir olduğuna ve duyular yoluyla ayrıldığına, oysa ruhun kendisinin görülmez olanı ve düşünülebileni gördüğüne inanılmasını öğütler. Bu dünyadaki nesneler, değişen, kendilerinde karşıt yüklemleri barındıracak şekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileşik olan şeylerdir. Beş duyu yoluyla algılanan bu nesneler, Platon'a göre, gerçekten var değildir. Onlar değişmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliğin yalnızca görünüşleridirler. İçinde yaşadığımız duyusal dünyadaki şeyler her bakımdan değişseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan değişmeye uğrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler değişmeden aynı kalır.

Çağrışıma ve öğrenmeye de değinen Platon, çağrışımı şöyle ifade eder: “Eğer bir insan bir şeyi işittiği ya da gördüğü ya da başka herhangi bir yolda algıladığı zaman, yalnızca o şeyi bilmekle kalmıyor, ama ayrıca başka bir şeyin de algısını taşıyorsa ve bunun bilgisi aynı değil ama ayrı ise, algının taşıdığı şeyi anımsıyor demede haklı değil miyiz?” Öğrenme ise anımsamadan başka bir şey değildir ve “şimdi anımsadıklarımızı zorunlu olarak önceki bir zamanda öğrenmiş olmamız gerektiğini” gösterir.

Ruh ve beden arasındaki birlikteliğin nasıl olduğu problemi, Plato geometrik esas terimleriyle ifade eder. Elementlerin kendilerini geometrik şekillerini temel bir yapısal birim olarak kabul ederek, bedenin üçgenler gibi geometrik şekillerden oluştuğunu öne sürdü. Bu geometrik şekillerin uygun olarak bir araya gelmeleri bedeni oluşturuyordu ve ruh ile bedenin bir arada olmasına imkân veriyordu. Bu bağlanmayla oluşan ruh-beden ikilisi hareket gibi yaşamın göstergesi oluyordu. Timaeus'da ruhun kafatası ve omurilik boşluklarında en saf olarak bulunduğunu öne sürer. Bu bölgelerde "ilik" olarak görünür ki biz bunu bugün beyin ve omurilik olarak adlandırmaktayız. İlik birincil yaşam malzemesidir ve dört elementten oluşmaz. Daha ziyade temel geometrik yapılardan olan üçgenlerden oluşur. Ruhun Tanrı tarafından bedene üstün yaratıldığını ve ruhun egemen olmak gibi bir isteği olduğunu da öne sürer: “ruh, egemen olmak, buyurmak için, vücut da boyun eğmek için oluşturulmuştur... Şunu açıkça söylemek gerekir ki, ruh bütün varlıkların içinde zekâya sahip olabilecek biricik varlıktır; hem ruh gözle görülmez; oysa ateş, su, toprak ve hava, hepsi de gözle görünen cisimlerdir.” Sonuçta, Platon’a göre ruh bedenden farklı, üstün ve ayrıdır.

Not
Eflatun Türkçemize daha uygun aslında. Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası olmuştur. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Eflatun’un felsefi görüşlerinin üzerinde hala tartışılmaktadır. Eflatun, batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofudur. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materyalist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin maddeci öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Eflatun ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Eflatun bir sanatçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, ve şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır.

Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflatun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Görüşleri İslam ve Hristiyan felsefesine derin etkide bulunmuştur.

Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar. Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır.

Eflatun, algıladığımız dış dünyanın esas gerçek olan idealar ya da formlar dünyasının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra beden dışında kalıcı olan idealar dünyasına ulaşacağını söylemiştir. Görüşleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce dünyasındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Rönesans sonrasında Batı Avrupa'da Antik Yunancadan çevirileri yapılmıştır.

Modern Dönem: Temele İniş..

1949’da Giuseppe Moruzzi ve Horace Winchell Magoun (1907-1991) beyin sapındaki ağsı yapıyı (retiküler formatio) keşfettiler. Yaptıkları çalışmada üst beyin sapı (mezensefalik) ağının bilinç durumuyla bağlantısını ortaya koydular. Ağsı yapının hasara uğratılması durumunda, hayvanlarda hareket yokluğu ve koma durumu olduğun gösterdiler. Duyusal, işitsel ve ağrılı uyaranlar uyanıklık yanıtını elde etmede bu durumda yetersiz kalıyordu. Yine bu durumdaki hayvanlarda el ettikleri beyin kabuğu elektriksel aktivitesi kaydı uyku kayıtlarına benzemekteydi. Uyuyan bir hayvanda, beyin sapı ağına yüksek frekanslı elektrik akımı uygulanması durumunda ise hayvan uyanıyor ve gözlerini açıyor, göz bebekleri büyüyor ve kasları kasılıyordu. Bu esnada beyin kabuğu elektriksel aktivitesi uyanıklık durumuyla benzer hal alıyordu. Bu bulgularla beyin sapı ağsı yapı sisteminin dışarıdan gelen duyusal girdiler yoluyla uyanıklık için gerekli temel eleman olduğunu ortaya koydular.

Magoun, zihinsel aktivite için uyanıklılık durumunun her zaman gerekli olmadığını belirterek, hafif uyku esnasında canlı görülen rüyaları buna örnek olarak gösterir. Derin uyku, bilinçsizlik veya koma durumlarında, zihinsel aktivite kullanılamaz. İkisi arasındaki ilişkinin Sherrington tarafından yapılmış olan ifadesine katılır: “Beyin uyanırken, onunla birlikte, zihinde geri döner.” Uyanıklık durumunun duyusal girdilerin beyin kabuğu üzerindeki etkilerine bağlı olduğuna değinerek, daha önce yapılan üst beyin sapı hasarı sonucu çıkan duyusal yolların etkisiz hale gelmesiyle uyku durumu oluşturulduğunu belirtir. Magoun, daha sonra ElektroEnsefaloGrafi (EEG)’nin bulunmasıyla uyanıklık ve uyku esnasında insan ve hayvan beyninde belirgin elektriksel farklılıklar bulunduğunu fark eder. EEG bulguları olarak, bir kedinin uyanıkken düşük genlikli hızlı boşalımların uykuya geçişte yüksek genlikli yavaş dalga ve dikensi patlamalara dönüştüğünü belirtir. Hayvan uyandırılırsa bunun tersinin olduğunu örneklerle gösterir. Kendi çalışmalarında anestezi altına alınmış kedide uyanmayla ve beyin sapının elektrikle uyarma ile olan beyindeki elektriksel değişimleri incelemiştir.

Beyin sapı elektrik uyarımı ile normal uyanıklık durumunda olan beyin kabuğu yanıtları elde etti. İki işlevsel sistem ayırt etti. İlki yan bölgeler çıkıcı bedensel ve işitsel yolları içeriyordu. Burası uyarıldığında çevresel uyarı gibi uyanıklık etkisi yapıyordu. İkincisi, en iyi yanıtın elde edildiği yerdi ve bilinen anatomik yollarla ilişkili değildi. Yaptığı kedi deneylerinde, çıkan duyusal yolların üst beyin sapında kesilmesi durumunda beyin elektrik kayıtlarında normal hayvanlarda görülen uyanıklılık durumundan farklılık görmezken, çıkıcı ağsı sistemin aynı seviyelerde kesilmesi durumunda hayvanlar derin uyku ya da anestezi benzeri duruma geçiyorlardı. Bu esnada beyin kabuğu kayıtları da uyku iğciklerini ve yavaş dalgaları gösteriyordu.

1950’lerin başlarında, bilim adamlarının bilince olan ilgisi tekrar uyandı. Özellikle değişik bilinç durumlarını oluşturan; uyku, rüya, meditasyon, hipnoz ve ilaçlarla oluşturulan durumlara ilgi arttı. Uyku ve rüya durumlarının araştırılması tamamen bilincin doğasına yönelikti. Ve bu yıllarda rüyanın fizyolojik göstergesi bulundu: yaklaşık 90 dakika aralarla, kişinin gözlerinde hızlı hareketler ortaya çıkması (REM) ve aynı zamanda uyuyanın beyin dalgalarının uyanık kişi gibi olması. Bu sırada uyandırılan kişi tam olarak rüyasını hatırlıyordu ve bu dönem dışında uyanmak rüya hatırlamayı zorlaştırıyordu. Bu ve diğer araştırmalar, uykunun bilincin aktif bir durumu yerine pasif durumu olduğunu ortaya koydu.

1960’lı yıllarda, Zen Budizm’i ve Yoga’nın batıda büyüyen akımına paralel olarak bilincin “yüksek seviyelerine” ilgi arttı. Bu sıralarda yüksek farkındalık araştırmaları, fiziksel gevşeme ve dikkat yoğunlaştırma gibi uygulamalara yönelim oldu. Kan basıncı ve ısının istemli kontrolle değiştirilmesi için biyolojik geri besleme (biofeedback) yöntemleri geliştirildi. Yine bu dönemde, değişik bilinç durumlarından olan ve kişinin kontrolünün kendinden bir başkasına geçmesini sağlayan hipnoz üzerine araştırmalar ortaya çıktı. Bu yıllarda birçok kişi halüsinasyon yapan bazı ilaçların (Liserjik asit dietilamid=LSD, mescaline ve psilosibin) bilinç değişiklikleri ve bozuklukları oluşturması araştırdı. Yine bu dönemlerde, duyusal yoksunluk (deprivasyon) alanında yapılan araştırmalarla ortaya çıkan bilinç değişiklikleri nedeniyle normal bilinç için duyusal girdilerin devamlı olması gerektiği ortaya konuldu.

Beyin On Yılı Sonrası Bilinç...

1990’li yıllarda pozitivist düşünce etkisiyle bakış açıları değişti. Nörobiyoloji, felsefe, kuantum fiziği gibi birçok bilimsel alanda bilinç konusu adeta “ilgi odağı” haline geldi. Bilimin belli alanlarında artık olgunluk aşamasını da geçen birçok bilim adamları tarafından, tartışılan iddialı kitaplar yayınlanmaya başlandı. Bunlar arasında göze çarpanlar, İngiliz matematikçi ve kara deliklerin yapısı üzerinde önemli keşifleri olan Roger Penrose, DNA’nın moleküler yapısının keşfi nedeniyle 1962’de Nobel ödülü alan biyofizikçi Francis Crick, sinaptik ileti üzerine olan çalışmaları nedeniyle 1963’de Nobel ödülü alan nörofizyolog John Carew Eccles (1989) ve 1972’de Nobel ödülü alan biyokimyacı Gerald Edelman (1989) ve holografik beyin-bilinç teorilerini oluşturan Nobel ödüllü fizikçi David Bohm (1917-1992), nörofizyolog Karl Pribram sayılabilir. Kendi alanlarında bilime yenilikler getiren bu kişilerin, kendi alanlarının dışında (!) bilinç konusunda halen tartışılan fikirler öne sürdüler. Bunlar birçok kişi için akademik kariyerlerinin sonunda yolun başlangıcını gösteren fikirlerdi. Roger Penrose, bilince kuantum fiziğinin yanıt verip veremeyeceği ve algoritmalarla çalışan bilgisayarla modellenip modellenemeyeceği sorusuna yanıt aradı. Crick ise beynin algılamanın önemli bir parçası olan görsel sistemden yola çıkarak bilinci değerlendirdi. David Bohm ve Karl Pribram, holografik teorilerin bilinçle uyumlu açıklamalarını ortaya koydu. Bahsedilen bilim insanları bilinç üzerine düşünme ve fikir üretmeyle akademik kariyerlerinin başlangıcında değil, kariyerlerinin sonunda, adeta “ermişlik dönemlerinde” ilgilenmeye başladılar. Yine aynı yıllarda, belki bu akımdan etkilenerek bilinç üzerine akademik dergiler yayımlanmaya başlandı (Journal of Consciousness Studies, Consciousness and Cognition, Brain and Mind, Behavioral and Brain Sciences, The Journal of Mind and Behavior, Psyche, NeuroQuantology) ve onlarca yeni akademik kitap listeye eklendi. Son yıllarda bilinç üzerine birçok disiplinin bir araya gelmesi ile oluşan sempozyumlar yapılmaya başlandı. Sinir bilimleriyle ilgili yayın yapan önemli dergilerde bu konuyla ilgili ayrıntılı makaleler yayınlanmaya başlandı. Bu sadece sinir bilimlerini içeren dergilerle de sınırlı kalmayarak fizik alanındaki önemli dergilere de konu oldu. Tartışılmaya başlandı. Daha önceki gelenek devam etti ve teorisyen sayısı kadar bilinç teorileri ortaya çıkmaya başladı. Buna rağmen, bugün hala “bilinç araştırmasında, anaokulunda kum havuzunda oynayan çocuklar konumundayız.”


Felsefe, nörofelsefe ve nörokuantolojinin tarihsel dönemleri ve aşamaları
İlkçağ felsefesi
MÖ 1000-MS 1000
Ortaçağ felsefesi
MS 400-MS 1400
Modern felsefe
17.yy Descartes
19.yy Kant’a kadar
Çağdaş felsefe
19.yy Kant sonrası
Bilişsel felsefe
1960
Nörofelsefe
1990
NöroKuantoloji
2002- Kurucu. Sultan Tarlacı

Yine son on yılda bilinç konusunu değişik yönlerden inceleyen yüzlerce makale yayımlandı. On yılın sonuna doğru çalışma sayısında logaritmik bir artış oldu. National Library of Medicine, MEDLINE’da, sadece başlıkta “bilinç” içeren (insan çalışmaları, sosyal anlamda bilinç çalışmaları hariç) ve İngilizce yayımlanmış makale sayısı 1970-1979 arası 396 iken, 1980-1990 yılları arasında 475 sayısına ulaşmış ve 1990-2000 yılı arası 709 makaleye çıkmıştır. 2000 yılında sonra ise adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Özellikle işlevsel beyin görüntülemeleri manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) ve pozitron emisyon tomografisinin (PET) kullanıma girmesi ile çalışmalar daha da hız kazandı. Bilinci ilgilendiren uyku, anestezikler, meditasyon, hipnoz, dikkat, bellek, algılama gibi konularda PET çalışması sayısı hızla artmıştır. 1988-91 arasında 15, 1992-1995 arasında 70, 1996-1998 arasında 190, 1999-2005 arsında ise 400’e yakın çalışma yapılmıştır. Bu sayılar bilinç konusuna olan ve artan ilgiyi göstermektedir. Oysa 1930 ve 1950’lerle karşılaştırıldığında, bugünkü ilgi müthiştir. 1930-1950 arasında yazılan 8 temel psikoloji metninin girişlerinde, 5’inde bilinç başlığına hiç değinilmediği, 3’ünde ise tarihsel bir merak olarak ele alındığı düşünüldüğünde şu an iyi noktadayız diyebiliriz.

Doğanın bilinen en karmaşık iki nesnesi, insanın bilişsel süreçleri ve beynidir; daha da karmaşığı, bunların ilişkisidir. Asırlar boyunca beden ve dolayısıyla beyin, doğa bilimleri kapsamında ele alına gelmiş; bu iki öğe, canlı varlıkların yapı ve süreçleriyle ilgilenen temel biyolojik bilimlerin, madde ve enerji konularıyla ilgilenen fiziksel bilimlerin, tıp gibi uygulamalı bilimlerin araştırma konusu olmuştur. Zihin ise, canlıların davranışlarıyla İlgilenen davranış bilimlerinin, psikolojinin uğraş konusu olagelmiştir. Gelenekler ve alışkanlık, bu dalların her birinin (biyolojik veya fiziksele karşın davranışsal veya psikolojik) kendi içinde kapalı olarak çalışmasına yol açmıştır. Diğer yandan çağdaş bilim dünyasının kabul ettiği bir husus, mevcut bilim dallarının, tek başlarına; beyni, bilişsel süreçleri ve özellikle de bu iki öğenin ilişkisini anlayabilmede yetersiz kaldığıdır. Aynı veriler beyni incelemenin bütünleşik (multidisipliner) bir şekilde ele alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Multidisipliner grubun kapsamına giren dallardan bazıları psikoloji, fizyoloji, biyofizik, biyokimya, nöroloji, işlevsel nöroradyoloji, nöropsikoloji, psikiyatri, ayrıca felsefe, matematik, fizik, istatistik ve elektrik-elektronik, bilgisayar ve biyomedikal mühendisliklerdir.

Bilinç, bugün artık birçok çağdaş bilim adamına göre bilimsel bir nesnedir ve bilimin alanında incelenmelidir. 1990’lardan sonra bu eğilim daha da belirgin hale gelmiştir. 1995’den sonra kuantum fizikçileri de iyice bilinç konusu içine girdiler ve fizik dergilerinde bilince atıf yapan ya da bilinç kelimesini başlığında içeren birçok makale yayımlandı. Bu eğilimden dolayı olacak, artık felsefeciler, fizikçiler ve yapay zekâcılarca bilinç üzerine kitaplar yazılmakta. İşin garip yönü ise işe önce el atması gereken nörolog-nörofizyologlardan henüz diğerleri kadar ses çıkmıyor ve kendi kabuklarında incinin olgunlaşmasını bekler gibiler. Ancak felsefe ve psikolojinin söyledikleri de yetersizdir. Felsefeci John Searle “Felsefe ve psikolojideki çağdaş tartışmaların, bilinçlilik konusunda söyleyebileceği pek bir şey olmaması bir tür rezalettir” derken sinirbilimcileri unutmuşa benziyor. Esas yanıtları sinirbilimcilerden beklemek gerekir.

AYRINTILAR KİTAPTA

Mısır ve Sümerler Mısır ve Sümerler

Platon (MÖ 427-347) Platon

Hipokrat (İstanköy 460-Larissa 377) Hipokrat

Aristoteles (MÖ 384-322) Aristoteles

Galen (İzmir, Bergama MS 131-201) Galenos

Kindi (MS 800-870 Kindi

Türk felsefeci Farabi (MS 870-950) Farabi

İbni Sina (MS 980-1037) İbni Sİna

Gazali (1058-1111) Gazali

İbn (Muhyiddin) Arabî (1165-16 Ekim 1240) İbn Arabi

Türk Divan şairlerinden Fuzûlî (MS 1480-1556) Fuzuli

Araplarda Felsefeci Kıyımı: Söndürülen Güneş Söndürülen Güneş

Batıdan Doğan Güneş: Descartes Descartes

Giovanni Alfonso Borelli (1608-1679) Alfonso Borelli

John Locke (1632-1704) John Locke

Unutulmuş Deha: Jan Swammerdam (1637-1680) Jan Swammerdam

Nörolojinin Kurucusu: Thomas Willis (1621-1675) Thomas Willis

Pierre Gassendi (1592-1655) Pierre Gassendi

Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) Wilhelm Leibniz

George Berkeley (1685-1753) George Berkeley

17.yüzyılda Zamanın Ruhu: Zeitgeist Zeitgeist

Klasik Fizikçinin Bakışı: Isaac Newton (1642-1727) Isaac Newton

Julian Offray de la Mettrie (1709-1751) Offray de la Mettrie

Ampirizm Kurucusu: David Hume (1711-1776) David Hume

Felice Fontana (1730–1805) Felice Fontana

Sinirbiliminin Kurucusu: Luigi Galvani (1737-1798) Luigi Galvani

Franz Joseph Gall (1758-1828) Franz J Gall

Türk Frenolog: Erzurumlu İbrahim Hakkı (1705-1771) İbrahim Hakkı

Bilinç Umursamazlığı: Friedrich Nietzsche (1844-1900) Friedrich Nietzsche

Ruhun Denklemi: Gustav Fechner (1801-1887) Gustav Fechner

Herman Von Helmholtz (1821-1894) Herman Helmholtz

Edmund Husserl (1859-1938) Edmund Husserl

Friedrich Hegel (1770-1831) Friedrich Hegel

Alphonse Forel (1841-1912) Alphonse Forel

Paul Flechsig (1847-1929) Paul Flechsig

Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1914) Ahmet Hilmi

Deneysel Dönem: Wilhelm Max Wundt (1832-1920) Wilhelm Wundt

Edward Titchener (1867-1927) Edward Titchener

William James (1842-1910) William James

Davranışçılık Babası: John B Watson (1878-1958) John Watson

Francis X. Dercum (1856-1931) Francis X. Dercum

Alfred North Whitehead (1861-1947) Alfred N. Whitehead

Charles Sherrington (1857-1952) Charles Sherrington

Wilder Penfield (1891-1976) Wilder Penfield

Yorumlar
Yeni Ekle
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Futi  - Beyin   |78.167.33.xxx |30-10-2009
Bunları okudum şurada da link:http://www.beyinoyunu.org/bilincaltindan-hipnoz.htmlbilinç ile ilgili bilgiler var buraya da bakmanızı öneririm. Ayrıca bilgiler çok güzel.

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

Sık Aranan Kelimeler

Atatürk Haber Bilinç Siklopedisi Girişi Fireboard Kuralları Tarihi Giriş Bilim Nedir ğildir Bilimin Büyük Düşmanı Bilimde Birleşmeye Bilimsel ğruluk ğişir Bilincin Evrimi Biliminsanı Bilinci Lamak Neden Kuantum Kaniği Gereklidir Sanatın Modern Milyon Ynimiz Yenidoğanda Beyinde Elektriksel Aktivite Holografik Elektromanyetik Kognitif Midir İlkeleri Enerji Ayrık Birimler Halinde Salınır Maddeye Eşlik Dalga Schrödinger’in Nklemi Heisenberg Lirsizlik İlkesi Yerel Olmama Laşıklık Uzaktan Aracısız Etkime Tünelleme Boşluk Vakum Olasılık Makroskopik Ölçme Zihin Seçime Schrödinger Bahtsız Kedisi Psikokinezi Telekinezi Zihnin Etkisi Olabilir Gözlemci Katılımcı Mıyız Deney Düzeneğinin Sistemin Bilgisi Dilin Ersizliği Kaniğinde Seçim Eksik Matematik Gelecek Ediyor Kopenhag Yorumu Çoklu Dünyalar Zihinler Wigner’in Arkadaşı Nesnel İndirgenme Nasıl Başladı Oluştu Yazar Hakkında Vukû Çerçeve Sürüklenim Olmuşları Bilme Olacakları Verme Kerameti Bağlantılar Dendron Psikonlarda Biyolojide Olaylar Hayır Yinde İşlemez İşler Kısa Tarihçe Başlangıçtan Öncesi Planck Dönemi Güneş Sistemi Oluşumu Şimdiki Zaman Güneşimizin ölümü 5•10 üssü Göremeyeceğimiz Sinir Hücresi Foton Gözlerimizle Algılanabilir Yarıküresi Hücreler Arası Bağlantı Sayısı Karmaşası… Klasik Fiziğin Gücü Nisan Oluş İnsanlarda üzerinde Yürüme Lişkili Tanımlandı Kelime Kargaşası Antikçağ Akıl 100±1 Tanım İşlevi Evrimsel Gerilik Harikalar Tiyatrosu Nanoteknoloji Wnload Etmek Eksenleri Change Bilincinizi Zihninizi Süreliğine Başkasına Vermek Misiniz Message Aturk Araştırıcının çalışması Kategoriye Bölünebilir Bilinçalti Bilinçdışı Bilinçaltı Kaybetmek Farklı Halleri Sudoku Googlemap Kimyasi Hayvan Makine Otomatlarından