Günün Özü!
| Ooo Tanrım! Değiştirilebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver, değişemeyecek şeyleri kabullenebilmem için sabır ver ve bu ikisini ayırt edebilmem için akıl ver. Çin Sözü |
Son Haberler
- Âşık Beyin: Sevgililer günü için özetleme
- Kuantum Beyin Kitabını Satın Alabilirsiniz
- Bilinç: Antikçağdan Bilincin Yeniden Keşfine
- NeuroQuantology’nin 10 Yıllık Öyküsü: Uzun ve ince bir yol
- Kuantum fiziğinin günümüzde günlük ve sosyal hayata yansımaları
- Neden aşk duygusu var?
- Yılın cinsellik araştırması
- Elektron aşkı
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş| Özgür İrade |
|
|
| Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı | |||||||||||||||||||||||||||||
| Çarşamba, 29 Ekim 2008 00:02 | |||||||||||||||||||||||||||||
|
Bilim Sahnesinde Özgür İrade Albert Einstein - Seçeneğim kalmasa, doğa yasalarına bağlı olmayan bir evren düşünebilirim belki; ama doğa yasalarının istatistiksel olduğu görüşüne asla katılamam. Tanrı zar atarak iş görmez.
Niels Bohr - Ona akıl öğretme, Tanrı ne yapması gerektiğini bilir. Zarları göremeyecek ve hatta kendisinin de göremeyeceği yerlere atar.
Joseph Ford - Tanrı, evrenle karşılıklı zar atar, üstelik bu zarlar hilelidir de.
Tiyatro Sahnesinde Özgür İrade Shakespeare’nin Kısasa Kısas’ında (Measure for Measure) Isabella ölüme mahkûm edilen kardeşi için yardımcısı Angelo’dan merhamet diler: Angelo: Yapamayacağım. Isabella: İsteseydiniz yapabilir miydiniz? Angelo: Görüyorsunuz, istemediğimi yapamam! Ve Shakespeare’in diğer bir eserinde de değiştirilemeyecek kadere şöyle vurgu yapılır: Kader şimdi gücünü gösterebilirsin! Yazılan bozulmaz, kimse efendisi değil kendisinin. Geothe’nin Iphigenia’sında da yaptığımız eylemlerimizin kontrolümüz dışında olduğu ve kadere boyun eğmek gerektiği savunulur: Arkas: Çünkü sadık arkadaşının öğüdüne kulak asmadın. Iphigenia: Gücümün yettiği şeyi gururla yaptım. Arkas: Fikrini değiştirmen için hala vakit var. Iphigenia: Buna hiç bir zaman gücümüz yetmez!
Felsefecilerin özgür irade ve istençli/istemli eyleme yaklaşımları farklılık gösterir. Farklılık göstermeyen şey ise felsefe var oldukça, bu konunun da mutlaka tartışma ortamı olarak, sonuca bağlanmamış şekilde, var olacağıdır. Descartes özgür iradeyi “hiçbir dış güç bizi zorlamadan” eylemde bulunmak olarak tanımlar. Aristoteles ise “özgür istemli eylemler, daha yapıldıkları anda bile bir kabullenmenin sonucudur ve hareketin kesin amacı durumla bağıntılıdır.” Mutlak belirlenimciliğe inanan Spinoza ise “yalnız kendi doğası uyarınca var olan ve eylemleri yalnızca kendisi tarafından belirlenen şey özgürdür. Buna karşılık, tanımlanmış ve belirlenmiş bir neden uyarınca var olması ve bir etki yaratması bir başkası tarafından belirlenen şeye de zorunlu, daha doğrusu kısıtlı denir. Mutlak ya da özgür hiçbir istenç yoktur. Ne beden aklı düşünmeye sevk edebilir, ne de akıl bedeni harekete ya da hareketsizliğe ya da başka herhangi bir şeye getirebilir” ve iştahı, özgür iradeyle hemen hemen aynı kabul ederek “iştahla istek arasındaki biricik fark, isteğin gerekince iştahlarının bilincinde olan insanlarda bulunmasıdır. ... İrade özgür değil ancak zorunlu bir neden olarak tanımlanabilir. Çünkü irade başka şeyler gibi belli tarzda davranmaya zorlandığı bir nedene gerek duyar” der.
Paul Sartre’a göre kader diye bir şey yoktur. Bireyin öznelliğini ve eylemlerini ön plana çıkarır: “İnsan seçimi yapmakla yükümlüdür. Seçmeme özgürlüğü diye bir şey yoktur. Çekimserlik ya da seçmeme de bir seçimdir... İnsan, kendi yazgısını kendi özgür iradesiyle yaratır; bilinçli olarak ve sorumluluğu bütünüyle kendine ait olarak hareket eder, seçer.” Ve bu seçim tüm insanları bağlar: “Her birimiz kendimizi gene kendimiz seçeriz, ama bununla, herkesin kendini seçerken tüm insanları da seçtiğini söylemek istiyoruz. Aslında, olmak istediğimiz insanı yaratırken, aynı zamanda olması gerektiğini beklediğimiz insanın bir imgesini de yaratmış oluruz ve hiçbir edimimiz bu sonucu doğurmaktan kurtulamaz.”
René Descartes’in (1596-1650), De passonibus adlı çalışmasında, düşünce ve insan özgürlüğünü konu alır. İnsanın özgür ve ruhun iradesinin kısıtlanmamış olduğunu kanıtlar. İnsanı övülür ve yerilir kılan iradenin özgürlüğünden söz ederken, bu özgürlüğü, Tanrı’nın önceden koyduğu düzenle sınırlı olmadığını belirtir; “İnsan zihni sonludur, Tanrı’nın takdiri ve gücü ise sonsuzdur; bu yüzden, insan ruhunun özgürlüğü ile Tanrı’nın her şeye kadir ve her şeyi bilen olması arasındaki ilişki konusunda yargıda bulunacak durumda değiliz. Ama bu özgürlüğün bize verildiğinin kesinliğine sahibiz. Ve ancak kesin olana inanmamız gerekir.”
Pierre Laplace’a (1749-1827) göre sebep ve sonuçlar ilişki içinde yürüyen, belirlenimci bir yapıdaydı ve evrenin belli bir andaki durumu bilindiğinde, onun gelecekteki durumunu belirleyecek fizik kuralları olmalıydı. Ve ona göre: evrensel nedensellik o kadar katıydı ki “eğer evrenin yaratıldığı andaki başlangıç koşullarının hepsi bilinseydi, evrenin ebediyete kadarki bütün gelişimini matematik olarak tespit etmek mümkün olurdu.” Başlangıç verilerine dayanarak bir sistemin gelecekteki davranışı belirlenebiliyorsa, bu davranışın yine bu veriler kullanılarak hesap edilmek suretiyle belirlenmesi gerekir. Başlangıç verilerindeki küçük bir değişikliğin sonuçtaki bir davranışta son derece büyük farklara yol açması beklenebilirdi. Şimdi meydana gelen her şey, gelecekte oluşacak her şey, zamanın ilk anından itibaren belirlenmiştir. Bu Laplace’den önce yaşamış olan Newton’un (1642-1727) belirlenimci fiziğinin bir sonucuydu. Bu fizik aynı zamanda iki yönlüydü ve geçmiş bilinebildiği gibi, gelecekte aynı kesinlikte bilinebilirdi. Ancak, kuantum mekaniği Newton’un belirlenimciliğini ortadan kaldırdığı gibi, Kaos fiziği de Laplace’nin önceden tahmin etme fantezisini ortadan kaldırdı.
Arthur Schopenhauer’a (1788-1860) göre dünya ölümcül tiyatro oyunundan ve görüntüden başka bir şey değildir. İrade yalnızca düşüncenin bir öz niteliği değil, her şeyden önce yaşamın bir ifadesidir. Bunun için, yalnızca bilincin etkinliğine indirgenemez. Aynı zamanda bilinç dışını da kapsar ve irade yaşama isteğidir. İrade her türlü var oluş biçiminin bilinçdışı olması dolayısıyla insanın kavradığı şeye indirgenemeyen numen’idir ve felsefenin işi, bir evrenbilim olarak kalmak ve böylece tanrıbilimi, yani insanı ayrıcalıklı bir duruma sokan bir Tanrı oluşturmayı bir yana atmaktır.
Schopenhauer’in 1839’da yazdığı “İstencin Özgürlüğü Üzerine” adlı eseri gerçekten özgür iradeyi anlamış ve özümsemiş birisinin yazdığı eserdir. Almanca irade anlamına gelen istenç (der wille) üzerinde, bu kitaptan daha iyi şekilde durulamaz herhalde. Canlı bir varlığın, salt kendi istenci ile hareket ettiği an özgür olduğunu belirtir ve özgürlük kavramını da, eylemleri istençlerinden doğmuş, kendi istencine uygun olarak tanımlar. Yine “özgür istenç kararı/liberum arbitrium” gibi yeni kelimeler de kullanır. Hep yapabilme özgürlüğü olarak ele alınan özgür iradeyi, “istencin kendisi özgür müdür, istediğini arzu edebilir misin?” diye sorarak, isteme ile ilişkisini de sorgular. Buna göre “özgürlük”, kendi istencine uygun ve hiçbir nedene bağlı olmayan demektir. Ancak, istememizin daima dıştaki şeyleri nesnesi yaptığını, onlara yöneldiğini ve en azından onlar tarafından güdülendiğine de dikkat çeker. Doğmak üzere olan edime ve niyete dilek, tamamlanmasına ise karar adını verir. Yani, güdüler dileği, dilek istekleri doğurur ve istekler de kararla sonuçlanır. Bütün bunlar özbilinç denilen ben’in kendi özünün bilincine vardığı çerçeve içerisinde oluşur. Kişi birbirine zıt iki şeyi istemenin onun için nasıl olursa olsun her durumda mümkün olabileceğini düşünürken, bunları ifade ettiğini düşündüğü bilincine dayanır. O iki birbirine zıt şeyi dileyebilir, ancak bunlardan sadece birisini seçebilecektir. Bilinç, birbirine zıt iki dilekten birinin değil de diğerinin istemeye ve edime dönüştüğünü hakkında bir bilgiye sahip değildir, bilinç kararı tamamen a posteriori-sonradan öğrenir (seçtim ama başkasını da seçebilirdim hissi) ve a priori-öncel bildiğini zanneder. Birbirine zıt dilekler güdüleri ile birlikte bilinç karşısında yer değiştirerek azalır. Bilinçte her zaman “istediğimi yapabilirim” duygusu vardır. Sola mı gitmek istiyorum, o zaman sola giderim; sağa mı gitmek istiyorum, o zaman sağa giderim. Bu sadece benim irademe bağlıdır. Bu doğru olmasına karşın, ifade iradi hareketlerin başlangıcından bahsetmez, hareket ve irade yerine getirildikten sonraki sonuçtan söz eder. Hareketi yapmak istemeye bağlı olmasına karşın, istemesinin kendisinin neye bağlı olduğunu açıklamaz. İki şey arasında karar verdiğimiz de karşıt olanı isterse seçebileceği zihinde oluşur ve kişide iradenin özgür olduğu düşüncesi doğurur. Ancak bunun bir anlamı yoktur ve belli bir anda iki eylem tercihinden sadece birisi yerine getirilebilir. O zaman bu “diğerini de yapabilirdim” düşüncesi sadece bilinçte oluşur. Bu bir yanılsamadır ve beraberinde “eğer diğerini tercih etmeseydim” ek cümlesini taşır. Ancak bu ek, isteme yeteneğindeki özgürlüğü hükümsüz bırakır. İsteme gücü de sadece içerden kişi tarafından bilinir, dışarıdan bilinemez. Schopenhauer’in buradaki çıkarımının İncil esinlemesi olduğu da söylenebilir: “Hareket etmek insan egemenliğinde değildir ve onun adımlarını yönlendirmek, belirlemek kimsenin yetkisi altında değildir” (İncil, Jeramias 10, 23).
Schopenhauer’in bakışı aslında çok önceleri Farabi tarafından seslendirilmiştir: “irade, idrak ettiğin şeyi isteme kuvvetiyle istemendir.” Bu fazlası ile Schopenhauer’in sonradan oluşacak bakışına benzer. Schopenhauer, insanların aynı neden (güdüler) altında birbirine karşıt davranışlar gösteremeyeceğini öne sürer ve bunu beklemenin bu yaz kiraz vermiş bir ağacın diğer yaz armut vermesini beklemeye benzetir. Belli koşullarda, bir kişide, iki davranışın bir arada mümkün olamayacağını ve kişice sadece birinin tercih edilebileceğini öne sürer. Dante’nin Cennet’inin dördüncü kitabından da alıntı yapar: “Aynı derecede uzak ve aynı derecede iştah verici iki yemeğin arasında kalan özgür bir adam, bunlardan birine diş dokundurmadan açlıktan ölebilir.”
Hayvanların ise sadece hemen şimdiyi bilmelerinden dolayı son derece az seçim hakkı olduğunda da değinir. Seçimde şimdiki zamanın darlığına sıkışmışlardır. Hayvanların hareketleri algılanan şimdiki zamanın gözle görünen kaba seçimleri tarafından güdülürken insanınkiler ince, görünmeyen iplerle idare edilir. Hayvanlarda olsun, insanlarda olsun seçimleri başlayan bütün güdüler bir nedendir ve zorunluluğu beraberinde getirir. Etkisini irade üzerinde gösterirler. Bu aşmada bilince de gönderme yapan Schopenhauer, bitkisel (zoofitler), ışınsal ve kabuklu hayvanlarda bilincin zayıf alacakaranlığına sahip olduklarını öne sürer. Küçük böcekler ışığın parıltısından alev içine çekilir, sinekler ise az önce gözlerinin önünde hemcinsini yutmuş kertenkele kafasına alışkın halde konarlar. Burada özgürlüğün olmadığını gösterir. Hayvanlar için bir seçim mümkün olduğunda bu sadece o anda algılanalar arasında yapılabilecektir.
Özgür irade sorunu, felsefecisi Henri Bergson (1859-1941) için bir mücadele alanı olmuştur. Time and Free Will (Zaman ve Özgür İrade) adlı eserinde sezgiye de önemli bir görev vererek bunu şöyle ele alır: “... iki ayrı benlik. Bunlardan biri diğerinin dış yansıması, uzamsal ve sosyal temsilcisidir. Birincisine derin iç gözlem sonucunda ulaşırız ve bu, canlı şeyler olarak bizleri, iç hallerimizi; sürekli oluşan ve ölçüye vurulamayan haller olarak algılamamıza götürür. Bu haller birbirlerinin içinden geçer ve bunların birbirini zaman içinde takip etmelerinin, uzay içindeki bitişme ile hiç bir ortak noktası yoktur. Fakat kendimizi kavradığımız anlar çok seyrektir ve dolayısıyla çok seyrek olarak özgürüzdür. Kendimiz dışında yaşadığımız zamanın büyük bölümünde, kendimizden çok ender olarak herhangi bir şey algılayabiliriz; yalnızca kendi hayaletimiz olan, uzay içinde saf süre projeleri olan renksiz bir gölgeyi algılayabiliriz. Hayatlarımız, zaman içinden ziyade uzay içinde yayıldığından, bizler kendimizden çok dış dünya için yaşarız; düşünmekten çok konuşuruz; hareket etmekten çok ‘hareket ettiriliyoruz.’ Özgür bir şekilde hareket etmek, bir kimsenin kendi hâkimiyetini tekrar elde etmesi ve kusursuz bir sürece tekrar geri gelmesidir.” David Hume’ye (1711-1776) göre iradeyi “bilerek bedenimizin yeni bir hareketine ya da zihnimizin yeni bir algısına yol açtığımız zaman duyduğumuz ve bilincinde olduğumuz içsel izlenim” veya “iradenin belirlemelerine göre hareket etme ya da etmeme gücü; bu, hareketsiz kalmayı seçsek de hareket etmeyi seçsek de yapabileceğimiz bir şeydir” diye tanımlar. Ve zorunluluk, nedenselliğin özsel bir parçasını oluşturur ve özgürlük baskıyla değil de zorunluluğa karşı olduğunda hiçbir varlığı olmadığı evrensel olarak kabul edilen şansla aynı şeydir.” Eğer özgürlük kendiliğindenlik ile özdeşleştirilecek olursa, özgürlük vardır. Bunu açık ve özgür olarak, kendiliğinden dış zorlama olmadan yaptığımız hareketlerimizden biliriz. Eğer eylemlerimiz tamamen bir dış baskıdan kaynaklandıklarında ne övmeyi ne de yermeyi hak ederler. Kendiliğindenlik tek olan özgürlük biçimimizdir. Özgür dediğimiz eylemlerimiz eğer şansa bağlıysalar, Tanrının ya da başkalarının kötü ve yanlış eylemlerinden sorumlu tutulmaları ve onlar üzerinde ahlaksal kınayıcı yargıda bulunmak haksızlık olacaktır. Çünkü eylemde bulunanlar, gerçek anlamda eylemde bulunanlar (kendiliğinden) değildir. Zihin hiç bir zaman herhangi bir eylemin nedeni değildir. Eylemlerimizi yöneten dürtü zihin tarafından yalnızca yönlendirilir, ondan doğmaz. Zihin, yalnızca tutkuların kölesidir. İçgüdüler dürter ve iter, oysa us buyurur.”
Evrensel olarak kabul edilmektedir ki, her ülkeden ve her yaştan insanların eylemleri arasında büyük bir tekbiçimlilik vardır ve insan doğası işlevlerinde ve ilkelerinde her şeye rağmen aynı kalmaktadır. Aynı güdüler aynı eylemlere neden olurlar, aynı olgular aynı nedenleri izlerler. Bununla birlikte insan eylemlerindeki bu tekbiçimliliğin, tüm insanların, aynı koşullar altında, kişiliklerin, önyargıların ve görüşlerin farklılığı için izin verilmeksizin, her zaman kesinlikle aynı biçimde rol alacaklarının söylenmesine kadar bir uzunluğa taşınacağını ummamalıyız. ...bu tür bir tekbiçimlilik doğanın hiçbir kısmında görülmez. Aynı kişinin eylemleri, aynı koşullarda yaşamının farklı zamanlarında farklı şekillerde ortaya çıkabilir. İnsan doğası sabit bir kurala uymaz, tıpkı diğer canlılar gibi.
Hume’ye göre, A olayı B’nin nedenidir dediğimizde, yalnızca A’nın B tarafından izlendiğiniz, her zaman B tarafından izlenmiş olduğunu ve izlenecek olduğunu ifade ederiz. Buna benzer olarak ‘elimi hareket ettirme gücünü taşıyorum dediğim zaman, bedenim sağlam durumdayken ve üzerime hiç bir yabancı güç dayatmazken, elimin hareketinin her zaman onu hareket ettirme isteğimi izleyecek olduğundan daha öte bir şey demek istemiyorumdur.’ İrademizin bir hareketi organlarımızda bir harekete neden olur ya da hayalimizde yeni bir fikir ortaya çıkarır. İsteğin bu etkisini bilincimiz sayesinde biliriz. Bundan da güç ya da enerji fikrini elde ederiz, kendimizin ve diğer tüm akıllı varlıkların bu güce sahip olduğu konusunda emin oluruz. İradenin beden üzerinde etkisini gözlemleriz. Gözlemleyebildiğimiz bu etki, diğer tüm olaylarda olduğu gibi sadece tecrübe sayesinde bilinebilen ve ona sonuçla bağlı olan ve birini diğerinin şaşmaz bir sonucu kılan neden üzerindeki herhangi bir görünür enerjiden ya da güçten yola çıkarak asla öngörülemeyen bir olgudur. Bedenimizin hareketi irademizin yönetimine riayet eder. Bunun üzerinde her an bilinçliyizdir. Fakat bunun ne suretle sonuçlandığı ve iradenin bu olağanüstü işi yapmasına yarayan enerji konusunda doğrudan doğruya bilinçli olmaktan o kadar uzağız ki en gayretli soruşturmamızdan bile kaçıyor olmalı. Bilinç sayesinde irade üzerinde herhangi bir gücü ya da enerjiyi algılamış olsaydık, bu gücü, onun sonuçla bağlantısını, ruhla bedenin gizli birlikteliğini ve her iki tözün de doğasını ve birinin, böylesine çok örnek içerisinde, diğerinin üzerinde nasıl işleyebildiğini bilmeliydik.
Hume, özgür iradenin Tanrı ile olan ilişkisini de ele alır. “Biz hareket ederken aynı zamanda etkide de bulunmuş oluruz. Tüm irademizin nihai Yazarı, dünyanın, bu uçsuz bucaksız makineye ilk hareketi bağışlayan ve tüm varlıkları, izleyen her olayın, kaçınılmaz bir zorunluluk tarafından sonuçlanması gerektiği özel bir durum içerisine yerleştiren Yaratıcısıdır.” Eğer insan eylemleri, zorunlu bir zincir tarafından Tanrıya kadar ulaştırılabiliyorsa, o zaman, insanlar yaptıkları eylemlerdeki yanlışlıklardan asla suçlu olamazlar. Eğer suçluysalar, o zaman Tanrının yetkinliği gözden geçirilmeli, onun tüm yaratıkların içindeki suçluluğun ve ahlak bozukluğunun kaynağı olduğu kabul edilmelidir.
AYRINTILAR KİTAPTAKader
Biyolojik Temel
Toplumsal İrade
İradi Hareket
İrade Kayıpları
İradenin Elektriği
İrade Modeli
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||

