May 19
Cumartesi

Your Language?

English French German Italian Portuguese Russian Spanish

Giriş



Radyo Dinle

Üyelerimiz

Toplam Üye Sayımız: 1179
Son Üye: mjafar12
Canlı Üye: 0
Bugün: 0 kayıt yapıldı
Bu hafta: 0 kayıt
Bu ay: 3 kayıt

Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş

Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Özgür İrade Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı   
Çarşamba, 29 Ekim 2008 00:02

Bilim Sahnesinde Özgür İrade

Albert Einstein

- Seçeneğim kalmasa, doğa yasalarına bağlı olmayan bir evren düşünebilirim belki; ama doğa yasalarının istatistiksel olduğu görüşüne asla katılamam. Tanrı zar atarak iş görmez.

Niels Bohr

- Ona akıl öğretme, Tanrı ne yapması gerektiğini bilir. Zarları göremeyecek ve hatta kendisinin de göremeyeceği yerlere atar.

Joseph Ford

- Tanrı, evrenle karşılıklı zar atar, üstelik bu zarlar hilelidir de.


Tiyatro Sahnesinde Özgür İrade

Shakespeare’nin Kısasa Kısas’ında (Measure for Measure) Isabella ölüme mahkûm edilen kardeşi için yardımcısı Angelo’dan merhamet diler:

Angelo: Yapamayacağım.

Isabella: İsteseydiniz yapabilir miydiniz?

Angelo: Görüyorsunuz, istemediğimi yapamam!


Ve Shakespeare’in diğer bir eserinde de değiştirilemeyecek kadere şöyle vurgu yapılır:

Kader şimdi gücünü gösterebilirsin!

Yazılan bozulmaz, kimse efendisi değil kendisinin.

Geothe’nin Iphigenia’sında da yaptığımız eylemlerimizin kontrolümüz dışında olduğu ve kadere boyun eğmek gerektiği savunulur:

Arkas: Çünkü sadık arkadaşının öğüdüne kulak asmadın.

Iphigenia: Gücümün yettiği şeyi gururla yaptım.

Arkas: Fikrini değiştirmen için hala vakit var.

Iphigenia: Buna hiç bir zaman gücümüz yetmez!




Felsefecilerin özgür irade ve istençli/istemli eyleme yaklaşımları farklılık gösterir. Farklılık göstermeyen şey ise felsefe var oldukça, bu konunun da mutlaka tartışma ortamı olarak, sonuca bağlanmamış şekilde, var olacağıdır. Descartes özgür iradeyi “hiçbir dış güç bizi zorlamadan” eylemde bulunmak olarak tanımlar. Aristoteles ise “özgür istemli eylemler, daha yapıldıkları anda bile bir kabullenmenin sonucudur ve hareketin kesin amacı durumla bağıntılıdır.” Mutlak belirlenimciliğe inanan Spinoza ise “yalnız kendi doğası uyarınca var olan ve eylemleri yalnızca kendisi tarafından belirlenen şey özgürdür. Buna karşılık, tanımlanmış ve belirlenmiş bir neden uyarınca var olması ve bir etki yaratması bir başkası tarafından belirlenen şeye de zorunlu, daha doğrusu kısıtlı denir. Mutlak ya da özgür hiçbir istenç yoktur. Ne beden aklı düşünmeye sevk edebilir, ne de akıl bedeni harekete ya da hareketsizliğe ya da başka herhangi bir şeye getirebilir” ve iştahı, özgür iradeyle hemen hemen aynı kabul ederek “iştahla istek arasındaki biricik fark, isteğin gerekince iştahlarının bilincinde olan insanlarda bulunmasıdır. ... İrade özgür değil ancak zorunlu bir neden olarak tanımlanabilir. Çünkü irade başka şeyler gibi belli tarzda davranmaya zorlandığı bir nedene gerek duyar” der.


Paul Sartre’a göre kader diye bir şey yoktur. Bireyin öznelliğini ve eylemlerini ön plana çıkarır: “İnsan seçimi yapmakla yükümlüdür. Seçmeme özgürlüğü diye bir şey yoktur. Çekimserlik ya da seçmeme de bir seçimdir... İnsan, kendi yazgısını kendi özgür iradesiyle yaratır; bilinçli olarak ve sorumluluğu bütünüyle kendine ait olarak hareket eder, seçer.” Ve bu seçim tüm insanları bağlar: “Her birimiz kendimizi gene kendimiz seçeriz, ama bununla, herkesin kendini seçerken tüm insanları da seçtiğini söylemek istiyoruz. Aslında, olmak istediğimiz insanı yaratırken, aynı zamanda olması gerektiğini beklediğimiz insanın bir imgesini de yaratmış oluruz ve hiçbir edimimiz bu sonucu doğurmaktan kurtulamaz.”


René Descartes’in (1596-1650), De passonibus adlı çalışmasında, düşünce ve insan özgürlüğünü konu alır. İnsanın özgür ve ruhun iradesinin kısıtlanmamış olduğunu kanıtlar. İnsanı övülür ve yerilir kılan iradenin özgürlüğünden söz ederken, bu özgürlüğü, Tanrı’nın önceden koyduğu düzenle sınırlı olmadığını belirtir; “İnsan zihni sonludur, Tanrı’nın takdiri ve gücü ise sonsuzdur; bu yüzden, insan ruhunun özgürlüğü ile Tanrı’nın her şeye kadir ve her şeyi bilen olması arasındaki ilişki konusunda yargıda bulunacak durumda değiliz. Ama bu özgürlüğün bize verildiğinin kesinliğine sahibiz. Ve ancak kesin olana inanmamız gerekir.”


Pierre Laplace’a (1749-1827) göre sebep ve sonuçlar ilişki içinde yürüyen, belirlenimci bir yapıdaydı ve evrenin belli bir andaki durumu bilindiğinde, onun gelecekteki durumunu belirleyecek fizik kuralları olmalıydı. Ve ona göre: evrensel nedensellik o kadar katıydı ki “eğer evrenin yaratıldığı andaki başlangıç koşullarının hepsi bilinseydi, evrenin ebediyete kadarki bütün gelişimini matematik olarak tespit etmek mümkün olurdu.” Başlangıç verilerine dayanarak bir sistemin gelecekteki davranışı belirlenebiliyorsa, bu davranışın yine bu veriler kullanılarak hesap edilmek suretiyle belirlenmesi gerekir. Başlangıç verilerindeki küçük bir değişikliğin sonuçtaki bir davranışta son derece büyük farklara yol açması beklenebilirdi. Şimdi meydana gelen her şey, gelecekte oluşacak her şey, zamanın ilk anından itibaren belirlenmiştir. Bu Laplace’den önce yaşamış olan Newton’un (1642-1727) belirlenimci fiziğinin bir sonucuydu. Bu fizik aynı zamanda iki yönlüydü ve geçmiş bilinebildiği gibi, gelecekte aynı kesinlikte bilinebilirdi. Ancak, kuantum mekaniği Newton’un belirlenimciliğini ortadan kaldırdığı gibi, Kaos fiziği de Laplace’nin önceden tahmin etme fantezisini ortadan kaldırdı.


Arthur Schopenhauer’a (1788-1860) göre dünya ölümcül tiyatro oyunundan ve görüntüden başka bir şey değildir. İrade yalnızca düşüncenin bir öz niteliği değil, her şeyden önce yaşamın bir ifadesidir. Bunun için, yalnızca bilincin etkinliğine indirgenemez. Aynı zamanda bilinç dışını da kapsar ve irade yaşama isteğidir. İrade her türlü var oluş biçiminin bilinçdışı olması dolayısıyla insanın kavradığı şeye indirgenemeyen numen’idir ve felsefenin işi, bir evrenbilim olarak kalmak ve böylece tanrıbilimi, yani insanı ayrıcalıklı bir duruma sokan bir Tanrı oluşturmayı bir yana atmaktır.


Schopenhauer’in 1839’da yazdığı “İstencin Özgürlüğü Üzerine” adlı eseri gerçekten özgür iradeyi anlamış ve özümsemiş birisinin yazdığı eserdir. Almanca irade anlamına gelen istenç (der wille) üzerinde, bu kitaptan daha iyi şekilde durulamaz herhalde. Canlı bir varlığın, salt kendi istenci ile hareket ettiği an özgür olduğunu belirtir ve özgürlük kavramını da, eylemleri istençlerinden doğmuş, kendi istencine uygun olarak tanımlar. Yine “özgür istenç kararı/liberum arbitrium” gibi yeni kelimeler de kullanır. Hep yapabilme özgürlüğü olarak ele alınan özgür iradeyi, “istencin kendisi özgür müdür, istediğini arzu edebilir misin?” diye sorarak, isteme ile ilişkisini de sorgular. Buna göre “özgürlük”, kendi istencine uygun ve hiçbir nedene bağlı olmayan demektir. Ancak, istememizin daima dıştaki şeyleri nesnesi yaptığını, onlara yöneldiğini ve en azından onlar tarafından güdülendiğine de dikkat çeker. Doğmak üzere olan edime ve niyete dilek, tamamlanmasına ise karar adını verir. Yani, güdüler dileği, dilek istekleri doğurur ve istekler de kararla sonuçlanır. Bütün bunlar özbilinç denilen ben’in kendi özünün bilincine vardığı çerçeve içerisinde oluşur. Kişi birbirine zıt iki şeyi istemenin onun için nasıl olursa olsun her durumda mümkün olabileceğini düşünürken, bunları ifade ettiğini düşündüğü bilincine dayanır. O iki birbirine zıt şeyi dileyebilir, ancak bunlardan sadece birisini seçebilecektir. Bilinç, birbirine zıt iki dilekten birinin değil de diğerinin istemeye ve edime dönüştüğünü hakkında bir bilgiye sahip değildir, bilinç kararı tamamen a posteriori-sonradan öğrenir (seçtim ama başkasını da seçebilirdim hissi) ve a priori-öncel bildiğini zanneder. Birbirine zıt dilekler güdüleri ile birlikte bilinç karşısında yer değiştirerek azalır. Bilinçte her zaman “istediğimi yapabilirim” duygusu vardır. Sola mı gitmek istiyorum, o zaman sola giderim; sağa mı gitmek istiyorum, o zaman sağa giderim. Bu sadece benim irademe bağlıdır. Bu doğru olmasına karşın, ifade iradi hareketlerin başlangıcından bahsetmez, hareket ve irade yerine getirildikten sonraki sonuçtan söz eder. Hareketi yapmak istemeye bağlı olmasına karşın, istemesinin kendisinin neye bağlı olduğunu açıklamaz. İki şey arasında karar verdiğimiz de karşıt olanı isterse seçebileceği zihinde oluşur ve kişide iradenin özgür olduğu düşüncesi doğurur. Ancak bunun bir anlamı yoktur ve belli bir anda iki eylem tercihinden sadece birisi yerine getirilebilir. O zaman bu “diğerini de yapabilirdim” düşüncesi sadece bilinçte oluşur. Bu bir yanılsamadır ve beraberinde “eğer diğerini tercih etmeseydim” ek cümlesini taşır. Ancak bu ek, isteme yeteneğindeki özgürlüğü hükümsüz bırakır. İsteme gücü de sadece içerden kişi tarafından bilinir, dışarıdan bilinemez. Schopenhauer’in buradaki çıkarımının İncil esinlemesi olduğu da söylenebilir: “Hareket etmek insan egemenliğinde değildir ve onun adımlarını yönlendirmek, belirlemek kimsenin yetkisi altında değildir” (İncil, Jeramias 10, 23).


Schopenhauer’in bakışı aslında çok önceleri Farabi tarafından seslendirilmiştir: “irade, idrak ettiğin şeyi isteme kuvvetiyle istemendir.” Bu fazlası ile Schopenhauer’in sonradan oluşacak bakışına benzer. Schopenhauer, insanların aynı neden (güdüler) altında birbirine karşıt davranışlar gösteremeyeceğini öne sürer ve bunu beklemenin bu yaz kiraz vermiş bir ağacın diğer yaz armut vermesini beklemeye benzetir. Belli koşullarda, bir kişide, iki davranışın bir arada mümkün olamayacağını ve kişice sadece birinin tercih edilebileceğini öne sürer. Dante’nin Cennet’inin dördüncü kitabından da alıntı yapar: “Aynı derecede uzak ve aynı derecede iştah verici iki yemeğin arasında kalan özgür bir adam, bunlardan birine diş dokundurmadan açlıktan ölebilir.”


Hayvanların ise sadece hemen şimdiyi bilmelerinden dolayı son derece az seçim hakkı olduğunda da değinir. Seçimde şimdiki zamanın darlığına sıkışmışlardır. Hayvanların hareketleri algılanan şimdiki zamanın gözle görünen kaba seçimleri tarafından güdülürken insanınkiler ince, görünmeyen iplerle idare edilir. Hayvanlarda olsun, insanlarda olsun seçimleri başlayan bütün güdüler bir nedendir ve zorunluluğu beraberinde getirir. Etkisini irade üzerinde gösterirler. Bu aşmada bilince de gönderme yapan Schopenhauer, bitkisel (zoofitler), ışınsal ve kabuklu hayvanlarda bilincin zayıf alacakaranlığına sahip olduklarını öne sürer. Küçük böcekler ışığın parıltısından alev içine çekilir, sinekler ise az önce gözlerinin önünde hemcinsini yutmuş kertenkele kafasına alışkın halde konarlar. Burada özgürlüğün olmadığını gösterir. Hayvanlar için bir seçim mümkün olduğunda bu sadece o anda algılanalar arasında yapılabilecektir.


Özgür irade sorunu, felsefecisi Henri Bergson (1859-1941) için bir mücadele alanı olmuştur. Time and Free Will (Zaman ve Özgür İrade) adlı eserinde sezgiye de önemli bir görev vererek bunu şöyle ele alır:

“... iki ayrı benlik. Bunlardan biri diğerinin dış yansıması, uzamsal ve sosyal temsilcisidir. Birincisine derin iç gözlem sonucunda ulaşırız ve bu, canlı şeyler olarak bizleri, iç hallerimizi; sürekli oluşan ve ölçüye vurulamayan haller olarak algılamamıza götürür. Bu haller birbirlerinin içinden geçer ve bunların birbirini zaman içinde takip etmelerinin, uzay içindeki bitişme ile hiç bir ortak noktası yoktur. Fakat kendimizi kavradığımız anlar çok seyrektir ve dolayısıyla çok seyrek olarak özgürüzdür. Kendimiz dışında yaşadığımız zamanın büyük bölümünde, kendimizden çok ender olarak herhangi bir şey algılayabiliriz; yalnızca kendi hayaletimiz olan, uzay içinde saf süre projeleri olan renksiz bir gölgeyi algılayabiliriz. Hayatlarımız, zaman içinden ziyade uzay içinde yayıldığından, bizler kendimizden çok dış dünya için yaşarız; düşünmekten çok konuşuruz; hareket etmekten çok ‘hareket ettiriliyoruz.’ Özgür bir şekilde hareket etmek, bir kimsenin kendi hâkimiyetini tekrar elde etmesi ve kusursuz bir sürece tekrar geri gelmesidir.”


David Hume’ye (1711-1776) göre iradeyi “bilerek bedenimizin yeni bir hareketine ya da zihnimizin yeni bir algısına yol açtığımız zaman duyduğumuz ve bilincinde olduğumuz içsel izlenim” veya “iradenin belirlemelerine göre hareket etme ya da etmeme gücü; bu, hareketsiz kalmayı seçsek de hareket etmeyi seçsek de yapabileceğimiz bir şeydir” diye tanımlar. Ve zorunluluk, nedenselliğin özsel bir parçasını oluşturur ve özgürlük baskıyla değil de zorunluluğa karşı olduğunda hiçbir varlığı olmadığı evrensel olarak kabul edilen şansla aynı şeydir.” Eğer özgürlük kendiliğindenlik ile özdeşleştirilecek olursa, özgürlük vardır. Bunu açık ve özgür olarak, kendiliğinden dış zorlama olmadan yaptığımız hareketlerimizden biliriz. Eğer eylemlerimiz tamamen bir dış baskıdan kaynaklandıklarında ne övmeyi ne de yermeyi hak ederler. Kendiliğindenlik tek olan özgürlük biçimimizdir. Özgür dediğimiz eylemlerimiz eğer şansa bağlıysalar, Tanrının ya da başkalarının kötü ve yanlış eylemlerinden sorumlu tutulmaları ve onlar üzerinde ahlaksal kınayıcı yargıda bulunmak haksızlık olacaktır. Çünkü eylemde bulunanlar, gerçek anlamda eylemde bulunanlar (kendiliğinden) değildir. Zihin hiç bir zaman herhangi bir eylemin nedeni değildir. Eylemlerimizi yöneten dürtü zihin tarafından yalnızca yönlendirilir, ondan doğmaz. Zihin, yalnızca tutkuların kölesidir. İçgüdüler dürter ve iter, oysa us buyurur.”

Evrensel olarak kabul edilmektedir ki, her ülkeden ve her yaştan insanların eylemleri arasında büyük bir tekbiçimlilik vardır ve insan doğası işlevlerinde ve ilkelerinde her şeye rağmen aynı kalmaktadır. Aynı güdüler aynı eylemlere neden olurlar, aynı olgular aynı nedenleri izlerler. Bununla birlikte insan eylemlerindeki bu tekbiçimliliğin, tüm insanların, aynı koşullar altında, kişiliklerin, önyargıların ve görüşlerin farklılığı için izin verilmeksizin, her zaman kesinlikle aynı biçimde rol alacaklarının söylenmesine kadar bir uzunluğa taşınacağını ummamalıyız. ...bu tür bir tekbiçimlilik doğanın hiçbir kısmında görülmez. Aynı kişinin eylemleri, aynı koşullarda yaşamının farklı zamanlarında farklı şekillerde ortaya çıkabilir. İnsan doğası sabit bir kurala uymaz, tıpkı diğer canlılar gibi.


Hume’ye göre, A olayı B’nin nedenidir dediğimizde, yalnızca A’nın B tarafından izlendiğiniz, her zaman B tarafından izlenmiş olduğunu ve izlenecek olduğunu ifade ederiz. Buna benzer olarak ‘elimi hareket ettirme gücünü taşıyorum dediğim zaman, bedenim sağlam durumdayken ve üzerime hiç bir yabancı güç dayatmazken, elimin hareketinin her zaman onu hareket ettirme isteğimi izleyecek olduğundan daha öte bir şey demek istemiyorumdur.’ İrademizin bir hareketi organlarımızda bir harekete neden olur ya da hayalimizde yeni bir fikir ortaya çıkarır. İsteğin bu etkisini bilincimiz sayesinde biliriz. Bundan da güç ya da enerji fikrini elde ederiz, kendimizin ve diğer tüm akıllı varlıkların bu güce sahip olduğu konusunda emin oluruz. İradenin beden üzerinde etkisini gözlemleriz. Gözlemleyebildiğimiz bu etki, diğer tüm olaylarda olduğu gibi sadece tecrübe sayesinde bilinebilen ve ona sonuçla bağlı olan ve birini diğerinin şaşmaz bir sonucu kılan neden üzerindeki herhangi bir görünür enerjiden ya da güçten yola çıkarak asla öngörülemeyen bir olgudur. Bedenimizin hareketi irademizin yönetimine riayet eder. Bunun üzerinde her an bilinçliyizdir. Fakat bunun ne suretle sonuçlandığı ve iradenin bu olağanüstü işi yapmasına yarayan enerji konusunda doğrudan doğruya bilinçli olmaktan o kadar uzağız ki en gayretli soruşturmamızdan bile kaçıyor olmalı. Bilinç sayesinde irade üzerinde herhangi bir gücü ya da enerjiyi algılamış olsaydık, bu gücü, onun sonuçla bağlantısını, ruhla bedenin gizli birlikteliğini ve her iki tözün de doğasını ve birinin, böylesine çok örnek içerisinde, diğerinin üzerinde nasıl işleyebildiğini bilmeliydik.


Hume, özgür iradenin Tanrı ile olan ilişkisini de ele alır. “Biz hareket ederken aynı zamanda etkide de bulunmuş oluruz. Tüm irademizin nihai Yazarı, dünyanın, bu uçsuz bucaksız makineye ilk hareketi bağışlayan ve tüm varlıkları, izleyen her olayın, kaçınılmaz bir zorunluluk tarafından sonuçlanması gerektiği özel bir durum içerisine yerleştiren Yaratıcısıdır.” Eğer insan eylemleri, zorunlu bir zincir tarafından Tanrıya kadar ulaştırılabiliyorsa, o zaman, insanlar yaptıkları eylemlerdeki yanlışlıklardan asla suçlu olamazlar. Eğer suçluysalar, o zaman Tanrının yetkinliği gözden geçirilmeli, onun tüm yaratıkların içindeki suçluluğun ve ahlak bozukluğunun kaynağı olduğu kabul edilmelidir.




AYRINTILAR KİTAPTA

Kader

Biyolojik Temel

Toplumsal İrade

İradi Hareket

İrade Kayıpları

İradenin Elektriği

İrade Modeli

Yorumlar
Yeni Ekle
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Sukran   |99.184.248.xxx |09-02-2010
Hume'nin problemi tanri dedigi gucu bulutlarin uzerinde oturmus isi gucu insanlarla ugrasmak olan yasli bir bunak gibi algilamasi. Bizse en azindan Allah'in ne oldugunu, nasil oldugunu bilmedigimizi biliyoruz, en azindan bildigimiz hicbir sey olmadigini ve zannettigimiz hicbir sey olamayacagini da biliyoruz.

Hume, bunun yaninda kendi eylemleri icin tanrisini suclarken Allah'in kendisine tanidigi oozgurluk alaninin da farkinda degil. Insanda Allah'in ozu olduguna ve insan Allah'in yeryuzundeki halifesi olduguna gore bizim yuzde yedisini kullanabildigimiz su beynimizle Allah'a atfettigimiz her yetkinlige insanin kapasitesi OLABILIR.

Hume Islam'i bilseydi eminim tanri hakkindaki gorusleri cok farkli olurdu, cunku Islam'in Allah'i insana kolesi gibi degil, halifesi gibi davraniyor, arada cok buyuk farklar var.

Evet, insan eylemleri, dusunceleri, sozleri gercekten zorunlu bir zincir tarafindan belki de varligin her yanina ulasiyor, ve iste sadece bu yuzden bile aklimizdan gecirdiklerimizden, soz veya eylem olarak varliga verdiklerimizden yuzde yuz sorumluyuz.

SU ANA KADAR HALA DAHA beynimizin SADECE yuzde su kadarini kullanabildigimize gore su anda ilahi plandaki, Allah nezdindeki sorumlulugumuz da ANCAK uc yasindanki bir cocugun yaptiklarindan ne kadar sorumlu tutulabilcegi ile karsilastirilabilir.
Sultan  - Hayyam da Humeden farklı değil o zaman!   |85.108.44.xxx |20-11-2010
Dileğin Tanrı dileği değil ki senin; /Muradına ermeyi nasıl beklersin? /Doğru olan Tanrı' nın dilekleriyse /Yanlış demek senin bütün dileklerin./Kendiliğinden var olmuş sanma beni; /Bu kanlı yola ben sokmadım kendimi; /Bir gerçek varlık beni var etmiş olan; /Yoksa kimdim ben, neredeydim, neydim ki. Hayyam
Sultan  - İlami ve Dini Boyut: Kader   |85.108.44.xxx |20-11-2010
Sufilere göre, iradenin farklı boyutları vardır. Allah’ın evrendeki bütün olay ve işlerin yaratılma ve yapılma nedeni olarak kabul edilen istenci (irade-i külliye) yanında bir de insanın, onun her türlü iş ve davranışlarından sorumlu tutulan ve istencin bir parçası sayılan istenci (irade-i cüziye) vardır. İslâm şemsiyesi altında konu edilen ve kader mevzuunda şekillenmiş görüşlere sahip olan üç ana grup (mezhep) gözümüze çarpmaktadır: Cebriye, Mutezile ve Ehlisünnet bakış açısı.
Birinci görüşü tam anlamıyla kabul edenlerin mezhebi İslam’da Cebriye olarak anılırlar. Buna göre özgür irade diye bir şey yoktur ve her şey kader olarak yazılmıştır. Bu görüşün öncüsü Cehm bin Safvan (ölümü 746), insanın tanrı iradesi karşısında rüzgâra tutulmuş bir yapraktan farkı olmadığını savunur. İnsanın hiçbir fiilinde iradesi ve seçme hakkı yoktur. İnsanın hareketleri cansızların hareketleri mesabesindedir. İnsanın kendi iradesiyle bir iş yapması onun yaratıcı olmasını gerektirir. Yaratmak ise Allah’a mahsustur.
İkinci sırada yer alan Mutezile görüşü ise; insanların kendi eylemlerinde yapıcı ve yaratıcı olabileceklerini savunur. Mutezile, 8. yüzyılda Arabistan, Basra’da, Hasan Basri’nin öğrencilerinden Vasıl bin Ata tarafından kurularak sonradan mezhep olan bir düşünce ve inanç şeklidir. Buna göre, insan özgür bir varlıktır. Mutezile mezhebi kader konusunda inkârcı olduğundan, Cebriye'nin tam aksine ilahi iradeyle sınırsız bir insan iradesinin varlığına inanmışlar ve insanı fiillerinin yaratıcısı saymışlardır. Kader konusundaki bu çarpıtıcı görüşlerinden dolayı "Kaderiye" diye de anılmışlardır. Çünkü kötülükte Tanrı iradesi olsaydı, ya Tanrının insanı sorumlu tutmaması ya da O’nun haksızlık yaptığının kabul edilmesi gerekirdi. Bunlar mümkün olmadığında göre, insan özgürdür ve iradesi vardır. Tanrı, insanları, yapıp yapmamakta serbest bıraktığı eylemlerinden sorumlu tutar.
Cebriye düşüncesi, Felsefeci Malbranche’ın “her adım Tanrı tarafından belirlenir” düşüncesine ya da Leibniz’in öne sürdüğü tanrı tarafından her adım değil yalnızca başlangıçta bir kez belirlendiği fikri benzerdir. Saçınızın bir telinin düşmesinden tutunda, bir yaprağı dalından koparmanıza kadar… Her şey... Bu Kur’an-ı Kerim’deki “Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır/Saffat-96” ve “Hareket eden hiçbir şey yoktur ki, onun tasarrufu ve idaresi O’nun elinde olmasın/Hud-56” ayetlerinden kaynaklanır. Ancak biliyoruz ki Tanrı, “kendini reddetme özgürlüğünü” bile insanlara vermiştir! Dolayısıyla, insanın özgür iradesinin yaratıcı tarafından sınırlanması düşünülemez.
Üçüncü bakış açısı Ehlisünnet bakış açısıdır. Bu ılımlı bakış açısına göre, insanda ortaya çıkan eylemler/fiiller iki çeşittir. Bir yanda Tanrının külli iradesi ve diğer yanda da insanın cüzi iradesi bulunur. Yani, insanın davranışları zorunlu (ıztirazi) ve seçimli (ihtiyari) olmak üzere ikiye ayrılır. 1-Zaruri Fiiller: İnsanın bu fiilleri tamamen iradesinin dışında cereyan eder (göz kapaklarını oynatma, kalbinin çarpması, uyuma, acıkma). Acıkan insanı yemek yememekle mükellef tutmak zulümdür. Çünkü insan yaşamak için bunu yapmaya mecburdur. Bu işler iradeyle seçmeyi gerektiren işler değildir. Onun için sorumluluk açısından konu teşkil etmezler. 2-İnsan İradesine Bağlı Fiiller: İnsanın yapmaya muktedir olduğu muhtelif işlerden her hangi birini tercihe müsait fiillerdir. Mesela inanmak veya inanmamak, görebileceğimiz bir şeye bakmak veya bakmamak, başkasının malını gasp etmek veya bundan vazgeçmek vb. İnsan bu işlerden birini tercih etmek yetkisine ve iradesine sahiptir. İnsanın bu yetkisine "cüz-i irade" denmektedir. İnsan cüz-i iradesine konu teşkil eden hususlarda sorumludur. Yani insan cüz-i iradesine konu teşkil eden hususlarda serbesttir. Bu serbestlikten dolayı da sorumludur.
Gazali'nin (1058-1111) düşünce sisteminin orijinal kabul edilen yönlerinden biri de nedensellik meselesidir. Tehâfütü'l-Felâsife isimli eserinde eleştirdiği en önemli felsefe problemlerden biri, sebep-sonuç arasında görülen ilişkinin mutlak ve zarurî olmadığı seklinde özetlenebilir. Oysa sebep-sonuç ilişkisi, birbirine kesin ve zarurî olarak bağlı görülmektedir. Gazali, böyle bir düşüncenin mucizeyi inkâr etmek olacağı anlayışından hareketle, sebep-sonuç ilişkisinin neticesini bir zaruret değil de olabilirlik olarak görür. Çünkü söz konusu iki taraftan birinin varlığı, diğerinin var olmasını gerektirmez ve böyle bir gereklilik anlayışı alışkanlıktan kaynaklanır (Tehâfütü'l-Falâsife, s.85).
Diğer bir İslam bilimci İbn Arabi, bir noktaya geldikten sonra, Tanrı ile kulu bir görür:
“Nice zamanlar olmuş ki şöyle demişimdir: Rab Haktır, kul Haktır, ah bilseydim, mükellef kimdir? Kuldur dersen o yoktur, Rabdir dersen o nasıl mükellef olur? Nice zaman da şöyle demişimdir: Kendisinin yaptığı bir şeyi bana teklif etmesinde hayret ettim. Benim yaptığım bir iş yok (bende o iş hep) O’(nun yaptığı)nı görüyorum. Ah, bilseydim mükellef kim oluyor? Her yerde ancak Allah var, Ondan başkası yok. Böyle söylemekle beraber bana denildi ki yap.”
İslamiyet’te, insanın kendi iradesi olduğunu da şu rivayet açıkça göstermektedir: Müslümanlığın yayılmaya başladığı dönemde, Müslüman olmayan birisi Hz. Muhammet’in yanına gelerek kader konusunda onu sınamak ve yanıltmak istemiş. Eline bir portakal alarak “bu benim rızkım mıdır?” diye sormuş. Hz. Muhammet, “Evet” derse yere atacak, “Hayır” derse yiyecekmiş. Hz. Muhammet “Yersen rızkındır, yemezsen rızkın değildir!” diye cevap vermiş. Buna göre, özgür irade sendedir ve sonuçları sen belirlersin. Mucize ya da yabancı güçlerin araya girmeleri olmaksızın hiçbir irade eylemi ya da herhangi bir insan davranışı, meydana geldiğinden daha farklı gelişemez. Aslında geçmiş yaşam sürecinde bir davranışı nedeni ile kendisini yadırgayan birisinin, aynı durumda yeniden bulunsaydı farklı davranacağı düşüncesi bir yanılsamadır. Çünkü kişi kendini gözleme tabi tutar ve her koşulun hesabını yapar ve farklı davranabileceği kararına ulaşır. Oysa ki, o zamandan beri kazanılan görüşlerini ve geçmişte yaptığı farklı tecrübesinden elde ettiği deneyimleri de dışarıda bırakırsa, geçmişte farklı davranamayacağını ya da farklı bir tercih yapamayacağını anlayabilir.
Sultan  - Schopenhauer’in söylediği   |85.108.44.xxx |20-11-2010
Doğa yaradılışından dolayı önceden bilinemezdir. Bazı şeyler, içsel ihtiyaç ve psikolojik durumlardan doğar. Sabah kahvaltıda çay ya da kahve içmeyi mi tercih edersiniz? Birini ya da diğerini seçmeniz için belli bilinen/bilinmeyen, içsel ve dışsal nedenler vardır. O nedenlerin de nedenleri olabilir. Kahveyi tercih nedeniniz, çayın demlenmesini beklememek ya da kahvenin daha canlandırıcı olduğunu düşünmeniz olabilir.

Kahvenin canlandırıcı olduğunu size düşündüren, daha önceki deneyimleriniz de buna nedensellik oluşturabilir. Yani, davranış belirlenmiş olmasına karşın, insan kendini özgür olarak düşünür.

Daha da özetleyecek olursak, Schopenhauer’in söylediği noktaya ulaşırız: “İstediğim gibi davranmakta özgür olabilirim, ama istediğim gibi istemekte özgür müyüm?” ve şu soruya yanıtı düşünmek gerekir: “Bir kişi bütün koşullar aynı kaldığında, başka türlü davranabilir mi?”

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

Sık Aranan Kelimeler

Atatürk Haber Bilinç Siklopedisi Girişi Fireboard Kuralları Tarihi Giriş Bilim Nedir ğildir Bilimin Büyük Düşmanı Bilimde Birleşmeye Bilimsel ğruluk ğişir Bilincin Evrimi Biliminsanı Bilinci Lamak Neden Kuantum Kaniği Gereklidir Sanatın Modern Milyon Ynimiz Yenidoğanda Beyinde Elektriksel Aktivite Holografik Elektromanyetik Kognitif Midir İlkeleri Enerji Ayrık Birimler Halinde Salınır Maddeye Eşlik Dalga Schrödinger’in Nklemi Heisenberg Lirsizlik İlkesi Yerel Olmama Laşıklık Uzaktan Aracısız Etkime Tünelleme Boşluk Vakum Olasılık Makroskopik Ölçme Zihin Seçime Schrödinger Bahtsız Kedisi Psikokinezi Telekinezi Zihnin Etkisi Olabilir Gözlemci Katılımcı Mıyız Deney Düzeneğinin Sistemin Bilgisi Dilin Ersizliği Kaniğinde Seçim Eksik Matematik Gelecek Ediyor Kopenhag Yorumu Çoklu Dünyalar Zihinler Wigner’in Arkadaşı Nesnel İndirgenme Nasıl Başladı Oluştu Yazar Hakkında Vukû Çerçeve Sürüklenim Olmuşları Bilme Olacakları Verme Kerameti Bağlantılar Dendron Psikonlarda Biyolojide Olaylar Hayır Yinde İşlemez İşler Kısa Tarihçe Başlangıçtan Öncesi Planck Dönemi Güneş Sistemi Oluşumu Şimdiki Zaman Güneşimizin ölümü 5•10 üssü Göremeyeceğimiz Sinir Hücresi Foton Gözlerimizle Algılanabilir Yarıküresi Hücreler Arası Bağlantı Sayısı Karmaşası… Klasik Fiziğin Gücü Nisan Oluş İnsanlarda üzerinde Yürüme Lişkili Tanımlandı Kelime Kargaşası Antikçağ Akıl 100±1 Tanım İşlevi Evrimsel Gerilik Harikalar Tiyatrosu Nanoteknoloji Wnload Etmek Eksenleri Change Bilincinizi Zihninizi Süreliğine Başkasına Vermek Misiniz Message Aturk Araştırıcının çalışması Kategoriye Bölünebilir Bilinçalti Bilinçdışı Bilinçaltı Kaybetmek Farklı Halleri Sudoku Googlemap Kimyasi Hayvan Makine Otomatlarından