Günün Özü!
Tanrı, insan ve madde diye ayırım yapmak anlamsızdır. Evrensel cevher, saf bilinç olan ruhtur. Düşünce basamaklarını kateden insan sonunda kendisine döner. Gerçek ruhun kendisi olduğunu keşfeder. Aslında insan tanrı; tanrı da insandır. - Georg Wilhelm Friedrich Hegel |
Son Haberler
- Âşık Beyin: Sevgililer günü için özetleme
- Kuantum Beyin Kitabını Satın Alabilirsiniz
- Bilinç: Antikçağdan Bilincin Yeniden Keşfine
- NeuroQuantology’nin 10 Yıllık Öyküsü: Uzun ve ince bir yol
- Kuantum fiziğinin günümüzde günlük ve sosyal hayata yansımaları
- Neden aşk duygusu var?
- Yılın cinsellik araştırması
- Elektron aşkı
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş
Facebook'ta Bu Yazıyı Paylaş| Dilsel Anatomik Yapıların Gelişimi |
|
|
| Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı | |||||
| Pazartesi, 07 Haziran 2010 13:41 | |||||
|
Konuşmanın gelişimi için çevresel (ses telleri yapısı ve anatomisi, dudak, dil, çene...) ve bunları kontrol eden merkezi sinirsel mekanizmalarda değişiklik olması gerekir. Konuşmanın gelişimi, ses üretimi ve algılama ile çok yakından ilişkilidir. Tüm memeliler sesleri temel olarak aynı yolla oluştururlar. Tümünde ses yolları bulunur. Ancak en önemli akustik gelişim insandadır. Fosil kafatası kemiklerinden, dilsel kapasiteyi anlamak için üç yöntem vardır: beyin boyutları, sinirsel yapı (konuşma merkezleri varlığı) ve vokal/ses sisteminin doğası. Beyin büyüklüğü bakış açısı en basit olanıdır. H. Erectus ile Neanderthallerin beyin boyutları modern insandakine benzer şekildedir. Hatta Neanderthallerin ki, daha büyüktür. Beynin büyüklüğü eğer sosyalleşmenin bir göstergesi ise, dilde esasında sosyalleşmenin getirdiği bir ihtiyaçtır. İnsanlarda beyindeki alın lobu dilin bir kısmını içermekle kalmaz aynı zamanda sosyalleşmede görev gören en önemli beyin kısmıdır. İnsanın kendisi ve diğer insanların akılsal durumunu düşünen kısmıdır. Fosil bulgularına dayanarak dilsel yetilere ilişkin kanıtlar elde etmek zordur. Üst paleolitik çağda (40 bin ile 10 bin yılları arası) dilsel yetinin var olduğuna dair güçlü kanıtlar öne sürülmüştür. Bunların arasında, ölüleri eşyalarıyla birlikte gömen Neanderthallerin bulunması (ölüyü süsleyerek gömme, iç gözlem sonrası kendi varlığının farkında olma ile benzer deneyimlerin başkalarında da olduğunun farkında olmayı gerektirir), imgeleme ve bedensel süslemeler, alet yapımında hızlı ilerleme, uzak bölgelerdeki gruplar arasında değiş-tokuş belirtileri, taşa bağımlı teknolojiden kemik ya da kil gibi araçlara geçilmesi sayılabilir. Beyindeki dil merkezi ses üreten organlarla yakın ilişki içindedir. Bu ses üreten organlar dilsel kapasite açısından bir diğer kanıtı oluşturur. Yumuşak doku olduklarından fosil olarak gırtlak ve yutak bulmak mümkün olmamıştır. Ancak, anatomik olarak biliyoruz ki, insan dışında tüm memelilerde larinks boynun yukarısında, yüksek konumda yer alır. Bu iki sonuç doğurur: Birincisi beslenirken aynı zamanda nefes alıp verilebilir, ikincisi bu seslerin oluşumu zorlaşır. İnsanda erişkin dönemde yutkunma sırasında ses çıkarma ve soluma imkânsızdır ve yutma esnasında soluk tutma olur. Yoksa bu sırada boğulma riski ile karşı karşıya kalabiliriz. Ancak, insan yavrularında larinksin yukarıda olmasından dolayı, meme emme sırasında ağızdan soluk alma ve burundan verme gerçekleştirilebilir. İnsan yavrusunda 3. ayında larinksin inişi başlar ve 3-4 yıl sonra erişkin seviyesine iner. İkinci ve daha yavaş bir inme erkeklerde ergenliğe doğru gerçekleşir. Bu inişle beraber, insanlar memelilere göre daha geniş bir sınır içerisinde ses çıkarabilir hale gelir. Yani, bizim fonetik repertuarımız büyük oranda genişler. Evrimsel gelişim açısından larinksin, insanlarda daha aşağıya doğru yer değiştirmesi konuşmanın çevresel elemanı için anahtar kabul edilir. Fosil kayıtlarında insana benzer ses çıkarabilecek kafatasları dönemi, 300-400 bin yıl öncesi olarak hesaplanmaktadır. Daha büyük hacimli beyine sahip Neanderthaller ise anatomik farklılık gösterir ve anatomik yapılarından anlaşıldığı kadarıyla olasılıkla yalnızca burundan ses çıkarmaktaydılar. Hatta anatomik ses sistemlerinin çağdaş insandan önemli bir farklılık göstermediği öne sürülmektedir. Konuşulan dil üzerinde merkezi beyinsel etkinin hangi evrimsel aşamada artış gösterdiğini anlamak için değişik yöntemler önerilmiştir. Yumuşak dokuların fosilleşmesi olmadığından, kemik dokularda oluşturdukları etkiler araştırıldığından yöntemler dolaylıdır. Bunlardan ilki, dille ilgili beyindeki alanların büyüklüğünü hesaplamayla ilgilidir. Beynin yüzey bulgularının dil yeteneği ile ilişkisi zayıf olduğundan bu yöntem çok güçlü değildir. Dil kapasitesini sağlayan sinirsel süreçler, beynin sol tarafına yerleşme eğilimindedir. Bu yarı kürede bazı alanlar dil açısından özelleşmiştir. Australopithecus’larda konuşmanın devinimsel merkezi (Broca alanı) ile ilgili bir kanıt bulunmazken, H. erektusun bir üyesi olan, 1,8-1,6 milyon yaşındaki KNM-WT adlı fosilde (910 ml beyin hacimli, 12 yaşında erkek çocuk fosili) konuşmanın çıktı merkezi alanının varlığı öne sürülmektedir. Bazıları ise Neanderthallerin beyin kalıplarında hem Broca hem de Wernicke alanının tanımlanabildiğini ve bu alanların çağdaş insanlarınkinden hiç de farklılık göstermediğini öne sürerler. İkinci yöntem, kelimelerin oluşumunu sağlayan dilin üzerindeki hipoglossal sinirin kontrolünü ortaya koymaktır ve bunun için sinirin içinden geçtiği kemik kanalın büyüklüğü ölçülür. Memelilerde hipoglossal sinir dilin tüm kaslarını canlandırır. Sinirin geçtiği kemik kanalın çapı, sinirin kalınlığının ve de işlevinin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Modern insanda kanalın büyüklüğü, pigme şempanzelerinkinden 1,85-2,44 ve gorillerinkinden 1,33 kat geniştir. Kuyruksuz maymunlarda ise insanın alt sınırındadır. Ancak, kuyruksuz maymunlarda dil anatomik olarak daha büyüktür. Yani, kanal genişliği zengin bir sinirsel beslenmeden ziyade büyük yapıdaki dile uygun olarak büyümüştür. Dilin devinimsel gücü için zengin sinirsel beslenme, konuşmanın varlığı için bir gösterge olabilir düşüncesiyle yapılan çalışmalarda Australopithecus ve H.habiliste kanalın genişliği insansıların alt sınırında bulunmuştur. Bu şempanzelerinkinden farklı değildir. Neanderthallerin kanal genişliği ise bugünkü insanlarla hemen hemen aynıdır. Bu da Neanderthallerin kısıtlı da olsa konuşma yetenekleri olduğunu desteklemektedir. Günümüz insandakine benzer hipoglossal kanala 300 bin yıldan daha yaşlı fosil örneklerinde rastlanır. Bu da insan benzeri konuşmanın, arkeolojik kanıtlardan çok daha önce olduğunu düşündürmektedir. Bu tarih orta Pleistosen Homo’sunda görülen artan beyinleşme oranıyla da uyumludur.
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |

