Bilim
KUANTUM BEYIN SOZLUGU, özgür ansiklopedi
İnsan akılcılığının en üst yansıması olan bilim, “üzerinde, evrensel fikir birliğine varılabilecek yargıların incelenmesidir.” Bilim dünya hakkında belirtebileceğimiz nesnel ve dizgisel (sistematik) gerçeklerin bir birikimiyse, öznelliğin varlığının da, ötekiler gibi, bilimsel nesnel gerçeklik sayılması gerekir. Öznel bir gerçek, bilimin belirli bir tanımına aykırıysa o zaman terk etmemiz gereken tanımdır; gerçek değil. Diğer bir tanım da, gözlemleme ve planlı deneye, eleştirel yorumlamaya, genellemeye, hipotezlere ve açıklayıcı teorilere götüren tahminlere dayalı karakteristik yönteme bilim denir. Bu nedenle doğa felsefesinden bilime geçiş bir isim değişikliğinden çok daha fazla bir anlam ifade etmektedir. “Herhangi bir spekülasyon konusuna ilişkin... düzenli veya yöntemsel gözlemler ya da önermelerin bütününü temsil eden” bir terim olarak 1725’de bilime göndermeler yapılmıştır. 1867’de şu ifade kullanılmaya başlandı: “Bilim kelimesini... teolojik ve metafizik anlamından çıkarılıp fiziksel ve deneysel bilimin ifadesi olarak [kullanacağız].” Bilim, bilimsel yönteme göre çalışır.
Auguste Comte (1798-1857) pozitivizm tezini toplumsal reformun temeli olarak ortaya atarak yeni bir dönemin öncülüğünü yapmıştır. Ona göre pozitivizmin başlıca amacı ‘bilimsel tasavvurlarımızı genelleştirmek ve toplumsal yaşam sanatını sistematik hale getirmek’ti. Comte, bilimsel ruhun insanın spekülatif düşüncesinin doruk noktasını temsil ettiğini düşünüyordu. Pozitivizm ile dinbilim-metafizik dışarıda tutulmaya başlanmasına rağmen, Comte’a göre pozitivizm yalnız düşünsel değil manevi alanda da ilerlemeyi içine alıyordu ve zaman içinde dinin yerini alacağını iddia ediyordu. Daha sonra Herbert Spencer sistematik pozitivizmi geliştirdi. Buna göre tüm bilgiler bilimsel araştırma yoluyla ulaşılabilirdir. Pozitivistler “tanım” yerine “yasa” terimini tercih ediyorlardı. Din ile metafiziğin bilimden esaslı ayrılması aydınlanma ile başladı ve pozitivist bilim açığa çıktı. Pozitivist düşünce bugün de hala etkisini korumaktadır.
Bilimde kesinlik, Descartes’in dinlerden bağımsız bütün insanların paylaşabileceği şüpheciliğinden kurtulma çabası ile başlar ve Newton’un “doğa yasalarında” en son noktasına ulaşır. Bu yasalar, üç yüz yıl kadar fizikte model olarak kullanıldı. Yirminci yüzyılda, bilimsel araştırmaların bizi dünyanın kesin ve doğru bir tanımına götüreceğine dair güven artık yoktur. Herhangi bir açıklamanın, nihai gerçekler olarak görülmekten ziyade mevcut problemlerin çözümlenmesine en uygun olanları olarak kabul edilmesi daha gerçekçidir. Çünkü doğanın insandan önce var olduğunu, ama insanın da bilimlerden önce var olduğunu hatırlamak gerekir. Doğanın ne kadar tuhaf davrandığını gördükçe, en basit olayın bile aslında nasıl gerçekleştiğini anlatacak bir model geliştirmek zorlaşmaktadır. Dolayısıyla henüz bilim serüveninin başındayız ve ayrıcalıklı bir dönem yaşıyoruz. Hatta “Yunanlılar döneminden ya da Galileo çağındaki bilimsel düşünce Rönesans’ından pek farklı olmayan çağdır bu.”
Kuantum mekaniği gibi bilimin kilometre taşlarını sökerek, bilimin mantıkla bir ilgisi olmadığını; kuramlar geliştirip, onlara sıkı sıkıya bağlanmalarının ardında sonuç olarak öznel, hatta usdışı nedenler bulunduğunu göstererek, gerçeği belirleyecek nesnel bir ölçüt olmadığından “her şey serbest” der. Bilimi vudu ya da büyücülüğe, hayvanlar üzerinde deney yapanları da Nazilere benzeten Feyerebend, “önde gelen entelektüeller nesnellik saplantıları yüzünden birer canidirler, insanlığın kurtarıcıları değil” der. İnsanın mutlak gerçekleri bulma dürtüsü ne denli soylu olursa olsun, pek çok kez aklın despotizmi ya da kötü akıbetle sonuçlanacağını öne sürer.
Kısaca Bilim Nedir ve Nasıl yapılır?
Bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir. Bunun için de önce tasvir edilmesi (betimleme: description), sonra tarif edilmesi (tanımlama: definition), akabinde ölçülmesi (measurement) ve nihayette tasnif edilmesi (classification) gerekir. Bu şekilde elde edilen bilginin bir “bir işe yarama potansiyeli” olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin.
Bu safhalardan geçmeyen bilgiler ve onların temsil ettiği varlıklar özneldir (subjective), dogmatik vasıflıdır ve bilimin tarifi ve metodolojisi dışındadırlar. Bunlar inanç, itikat veya iman konusudur; değiştirilemez, tartışılamaz çünkü aşağıda anlatacağımız şekilde sınanamazlar. Dini, metafizik ve mistik bilgiler bu özelliktedir. Bunların bilime enjeksiyonu ancak kaos yaratır.
- Daha sonra bu bilgiden hareketle bir ön fikir (assumption: zan) üretilir; yani “zannedilir”. Bu ön fikir mevcut bulgular, teoriler (theory: kuram) ve varsayımlarla mukayese edildikten sonra bir varsayım (hypothesis) ortaya atılır. Bu hipotezi test edip geçerli (valid), güvenilir (reliabl) kılabilmek için bir araştırma deseni (design) inşa edilir. Eğer bu iş için kullanacağımız gereçler (tool) geçerli ve güvenilir değilse, önce bunlar tasarlanıp geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak kullanılabilir hâle getirilir. Önceden bu aşamalardan geçmiş araçlar mevcut ise tabii ki kullanılabilir.
Araştırmanın geçerliliğini ve güvenilirliğini en önemli olarak belirleyen hususlardan bir tanesi de tarafsızlık (non-biasedness) ilkesidir. Hipotezimizi sınamak istememiz, araştırmamızın veya deneyimizin tarafgir olmasını asla gerektirmez, hatta doğrusu olmamasıdır. Bu sebeple de, deseni hazırlarken yanlış pozitif (false positive) veya yanlış negatif (false negative) sonuçlardan bizi koruyacak bütün bulaşıklıklardan (contaminations) arınmış olmalıyızdır. Sonucu bu yönlerde etkileyebilecek bütün harici veya dahili etkileri olabildiğince asgariye düşürmemiz gerekir.
- Daha sonra araştırma veya deney yapılır. Sonuçlar dünyaca kabul görmüş istatistiksel analizlerden geçirilir. Bunu yaparken bilinçdışı veya bilinçli tarafgirlikten kaçınmak için konuya kör (blind) bir istatistikçi tarafından da sonuçlar gözden geçirilir.
- Yayın aşamasında, sonuçların anlamlılığı (significance), bunun derecesi ve varsayımın haklılık derecesi tartışılır. Çalışmanın kısıtlılıkları (limitations) varsa (yeterince örneklem olmaması, kaçınılmaz bulaşıklıkların muhtemel etkileri vs.) bunlar dürüstçe belirtilir. Daha sonra bu yazı güvenilir ve hakemli bir dergiye gönderilir. Hakemlerden gelen eleştiriler sebebiyle gerekirse 10–15 kere gözden geçirilir. Sonunda da yayınlanır. Buna rağmen ciddi eleştiriler gelebilir ve teyit çalışmaları (replication studies) yapılmadıkça 1.dereceden kanıt olarak kabûl edilmez. Buna kanıta dayalı bilim (evidence based science) denir...
- Ve... Bunca zahmetle elde edilen bilgi daha yayınlandığında eskimiştir ve yeni bilgilerce çürütülecek veya değişecektir. Bu da Karl Popper´ın ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik ilkesinin (falsifaibility principle) vazgeçilmezliğinin bir göstergesidir.
- Tabii ki bütün bunlar somut sistemlerle uğraşan doğa bilimlerinde, tıpta, biyolojide, jeolojide vs. daha bir geçerlidir. Anlam sistemleriyle uğraşan teorik fizik ve matematik gibi bilimlerde işler daha da karışır ve devreye diyalektik mantık, puslu (fuzzy) mantık ve Heisenberg belirsizlik ilkesi girer. Kuantum araştırmalarında ise uçuş serbestçedir ama önce bütün temel bilgilere ileri derecede vakıf olmayı gerektirir.
- Tarih bir bilim midir dersek, daima galiplerin yazdığı bilgiler yumağından bitaraf hakikati yakalamak çok zordur. Soykırım “keşifleri”, çeşit çeşit icatlar göz önüne alındığında, tarih aslında ideolojidir; dolayısıyla da bilim değil bilgidir. Bu bilginin ne kadar nesnel (objective), ne kadar öznel (subjective) olduğu tam bilinemez.
Kaynak
- M.Kerem Doksat, Psikiyatr
