Rene Descartes

KUANTUM BEYIN SOZLUGU, özgür ansiklopedi

Git ve: kullan, ara

Ruh/beden hakkında felsefi tartışmaların önemli başlangıcı, 17.yüzyılda René Descartes’in tartışmalarından ve onun şüpheciliğinden doğmuştur. Bu yüzyılın bakışı tam olarak, saat gibi işleyen mekanik bir evrendir. Descartes döneminde mekanik dünya görüşü, Tanrı’nın bir ihsanı olarak görülüyordu. Newton’un dinamik mekanik felsefesinin tersine, Descartes’in ki kinetik mekanikti. Descartes felsefeye fizikötesiyle başlayarak bu konuda süregelen kalıpların da dışına çıkmıştır. Ona göre, Platon ve Aristoteles’ten sonra gelenler, onların bildiğinden daha iyi şeyler aramadılar ve ünlü felsefecilerin düşüncelerini izlemekle yetindiler. Ama Descartes’e göre Aristoteles’in yazılarının anlamı bozulmuş ve değiştirilmişti, hatta Aristoteles tekrar dünyaya gelecek olsa yazıların kendine ait olduğunu anlayamazdı. Bu nedenle yeni bir felsefe yaratmak niyetindeydi. Yaşadığı yüzyılda felsefe bilim olmaktan çok uzaktı.


Ama onda farklı olarak derin bir şüphecilik vardı. Bu nedenle de felsefecileri iki gruba ayırıyordu: şüpheciler ve kesinlikçiler. Kendisi şüpheciler grubundaydı. Kendi şüpheciliğini en iyi su cümlelerinden anlayabiliriz:

“...Hayatımızın devamlı bir uyku olmadığından, duyular aracılığıyla öğrendiğimiz bütün şeylerin uyuduğumuz zaman olduğu gibi şimdi de yanlış olmadığından nasıl emin olabilirsiniz? ...Bütün hayatım boyunca rüya görüp görmediğimden, zihnime ancak duyular yolu ile girdiğini sandığım bütün fikirlerin, tıpkı uyuduğum, gözlerim kapalı, kulaklarım tıkalı olduğu, hülasa duyularımdan hiçbirinin ilişiği olmadığı zaman zihnimde tekabül eden fikirler gibi zihnimde kendiliğinden şüphe etmeye varacağım. Dolayısıyla da yalnız dünyada siz var mısınız, yer var mı, güneş var mı diye şüphe etmekle kalmayacağım; fakat gözlerim var mı, kulaklarım var mı, bir vücudum var mı, hatta sizinle konuşuyor muyum, siz benimle konuşuyor musunuz diye de şüphe edeceğim... Görüyorsunuz ki, bilgisi ancak duyular yolu ile gelen bütün şeylerden haklı olarak şüphe edebilirsiniz; fakat şüphenizden de şüphe edebilir misiniz? Şüphe ediyor muyum, etmiyor muyum diye şüphe içinde kalabilir misiniz?” (Gazali şüpheciliği ile olan benzerliğine dikkat ediniz!).

Konu başlıkları

Temel Cevherler

Descartes’e göre, üç temel cevher dünyayı oluşturuyordu: Tanrı, ruh ya da zihin ve madde. Bunlardan ruh ve madde sonu olanı, Tanrı ise sonsuz cevheri oluşturuyordu. Madde “uzamı olan şey/res extensa”, ruh ise “düşünen şey/res cogitans”dır. Ben dediğimiz düşünen şey, bedenden ayrıdır ve ondan bağımsız var olabilir. Yani ruh ve bedeni öz olarak birbirinden farklı düşünür. Birbirlerinin üzerlerine doğrudan etkileri olmaz. Ama ikisi birer bütünlük olduğundan, birbirleriyle gerçek bir ilişki içinde olamazlar. Descartes bunlardan birinin diğerine fiziksel bir etki yapabileceğini her zaman reddetmiş ve onlar arasında adeta mekanik bir ayrım yapmıştır. Aralarındaki bağlantı sorununu ise araya Tanrıyı yerleştirerek çözer. Tanrı, ruha kendi özgürlüğüyle başaramayacağı şeyde yardım sağladığı ölçüde, birliği sağlayan dolaylı bir bağdır. Bu şekilde beden ve zihindeki değişiklikler birbirine karşılık gelir. İstekler ve niyetler varsa, bunların maddi karşılıkları da bedende ortaya çıkar.

Zeitgesit

Bu dönemde zihnin maddeden bağımsız olup olmadığını, fiziksel mi yoksa fizik dışı bir uzantı mı olduğu, karar verme sonucu mu oluştuğu veya karar verici mi olduğunu çok geniş olarak sorgulamıştır. Descartes her şeyden kuşkulanmak gerektiğini söyleyerek, yalnızca olduğu haliyle düşünceden yola çıkmak zorunda olduğumuzu ifade eder; bu mutlak bir başlangıçtır. Böylece, bütün belirlenimlerin reddedilmesini felsefenin ilk koşulu yapar. Önceden sahip olduğumuz bütün kanı ve fikirleri reddedip düşüncenin kendisinden yola çıkarak, ilk elden sağlam bir çıkarım yapmayı ister:
“Böylece, hakkında herhangi bir kuşku duyabileceğimiz her şeyi reddettiğimiz ya da yanlış olarak kabul ettiğimiz için, hiçbir Tanrının, hiç bir semanın, hiçbir cismin var olmadığını varsaymamız kolaydır. Çünkü düşünen şeyin var olmadığını söylemek çelişki olur. O halde, ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ bilgisi, her şeyden önce ulaştığımız ve düzenli bir şekilde felsefe yapan herkese kendini sunan en kesin gerçektir. Bu, ruhun niteliğini ve bedenden ayrı olduğunu anlamanın en iyi yoludur...”

Yani, düşünce her şeyden önce gelir. Daha sonraki belirleniş varlığın belirlenimidir. “Düşünüyorum”, doğrudan benim varlığımı gerektirir, varlığın belirlenimi “Ben”dedir. Böylece, cogito, ergo sum/Düşünüyorum öyleyse varım ifadesinde, düşünce ile varlığı bir arada buluruz. Descartes’e göre: “Burada hiçbir çıkarsama yoktur. Çünkü öyle bir çıkarsamanın var olabilmesi için öncülün ‘her düşünen vardır’ olması gerekir.” Yani, burada kullanılan “öyleyse” çıkarsamada kullanılanla aynı anlamda değildir. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” özdeyişi, balıklara bisiklet gerekmez demek gibi apaçık ve sıradan bir şey gibidir. ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ özdeyişi Augustinus (MS 354-433) tarafından kullanıldığından buna bir yenilik olarak bakmayanlar da vardır.

Kasların Harekeri

Sinir sisteminin ve organların yapısını da yorumlayan Descartes, bu yapıların basit olduğunu düşünüyordu. Kendisinin gözlem yapabildiği düzeyde, kalp ve beyinde, kaslarda olup biten her şey temel mekanik “itme-çekme” işlemlerinden başka bir hareket ortaya koymamaktaydı. Anlaşıldığı kadarıyla, sinir sisteminin düşünce, dil ve davranış yeteneklerini oluşturabilecek karmaşıklığa sahip olmadığını düşünmüştür: “hayatta karşılaşabileceğimiz her duruma” insanın sonsuz çeşitlilikte yanıt vermesini sağlamaya yetecek sayıda farklı parça içeren bir fiziksel mekanizmanın imkânsız olduğunu belirtir. Kendi ifadesi ile bedene baktığında “düşünce içeren bir şeyin kokusunu alamadığından/nihil prorsus in ea reperio quod redoleat cogitationem, bedenden ayrı bir varlığa gereksinim duyduğunu belirtir. Yani bedeni, tüm davranışları oluşturacak yeterlilikte görmez.

Descartes'in bakış açısına göre, kan parçacıları beyine ulaşarak onu beslerler. Oysaki ince kan parçacıkları beyinde farklı parçacıklara dönüştürülerek, beyin ve omurilik sinirlerinde iletim için kullanılır. Küçük parçacıkların bu farklı türleri kanda bulunur ve bu canlandırıcı ruh olarak adlandırılır. Descartes'in kendisi yaklaşık 20 yaşlarındayken sinir sistemi anatomisini canlılarda incelemeye başlamıştı. Kendisi sinirleri çift dış kılıfı olan "boş tüpler" olarak tanımlamıştır. İç ve dış kılıfları beyinin iç ve dış zarının devamıydı. Her sinir tüpü merkezi uzunlamasına uzanan liflerden oluşan bir ilik içeriyordu. Beyinden çıkıp gelen canlandırıcı ruh (kandan gelen iyi yapılı uçucu parçacıklar) hareketiyle sarılıydılar. Ona göre, sinirlerde iletilen parçacıklar kaynağını kalpten alır. Bu parçacıkların iletimi sinirlerin son kısımlarında kaslara doğrudur. Descartes'in bakış açısı Galen’e benzer bakış açısıdır ve kalpten beyine ulaşan parçacıklar dönüşüme uğrayarak sinirler yoluyla hareketin iletimi sağlarlar. Galen ve öğrencilerinin bakış açısında, kalpten çıkan vital pneuma beyinde psişik pneuma'ya dönüşerek beyin ve omurilikten kaslara hareket iletimi için kullanıyordu. Ruhun işlevi ise Aristoteles’in ruhuna göre epey azalmıştır. Geleneksel devinimsel ruh sahneden çekilir ve rasyonel ruha sadece musluğun başında bekleme işi kalır. Bedendeki suların akışına, can ruhları/canlandırıcı ruhlar (les espirits animaux/animal spirits) yoldaşlık eder. Hareketin niceliğini etkilemeden onları uygun şekilde yönlendirir.

Kaynaklar

  • Trusted J. Fizik ve Metafizik. İnsan Yay. 1995, İstanbul. S:104
  • Bennett MR. The early history of the synapse: from Plato to Sherrington. Brain Research Bulletin 1999;50: 95-118
  • Descartes R. Felsefenin İlkeleri. Say Yay. Çev: M.Akın,1998;59.
  • Cogito. Öyleyse Descartes. Peter Markie, Cogito ve Önemi. Yapı Kredi Yayınları 1997;10: 214
  • Deleuze G ve Guattari F. Felsefe Nedir? YKY. Çev: T.Ilgaz. 6.Baskı, 2001;36.
  • Descartes F. Felsefenin İlkeleri. Say Yay. Çev: M.Akın,1998;57-58.
  • Descartes. Felsefenin İlkeleri. P.I.13 s:3-4