Thomas Willis

KUANTUM BEYIN SOZLUGU, özgür ansiklopedi

Git ve: kullan, ara

Thomas Willis (1621-1675), nöroloji çalışmalarının modern zamanlardaki şefi ve kurucusudur. Willis’in ünlü eseri olan Cerebri Anatome (1664)’nin 19. bölümünde sinir iletimi teorisi ele alınır. Bu kitapta “nöroloji (neurologie)” kelimesinin ilk tanımını ve isimlendirmesini yapar. Sinir sisteminin anatomisini, çağına göre çok ileri düzeyde inceler. Yazıları daha çok klinik ve otopsi deneyimleri üzerinedir. Daha sonraki iki esas çalışması olan De motu musculari (1670) ve De anima brutorum (1672)’da da sinir iletimine değinir. Willis’e göre sinir lifleri solid yani içi doludur. Tüp şeklinde boş değildirler (Bu düşünce daha sonra Newton’un sinir iletimi teorisinde de görülür). Ancak, Willis eserlerinin hiçbirinde, hiçbir zaman sinir liflerinin tam boş ya da dolu olduğunu, kesin bir dille öne sürmemiştir. Bu takma adlar, daha sonra gelenler tarafından Descartes’in hidrolik basınçla hareket eden kas fikrine tezat oluşturmak için öne sürülmüştür. Çünkü hidrolik bir sistem ancak içi boş tüpçüklerle çalışabilir, içi dolu sinir liflerinde çalışamazdı.

Konu başlıkları

Ruhun Yeri

[Galen]] zamanından Willis’in zamanına kadar beynin işlevleri beyin içi boşluklara (ventriküller) atfedilmişti. Willis beynin işlevlerini, ilk kez beyin içi boşluklardan alıp, beyin ve beyinciğe yerleştiren kişidir. Boşlukların beynin kendisini destekleyen, koruyan sıvıdan daha fazla bir işlevi olmadığını belirtmiştir. Willis’in sinir sisteminin içsel düzenlenişi hakkında en ufak bir bilgisi yoktu. Ancak, bakış açısına göre, dışarıdan gelen bilgi çevresel sinirler, omurilik ve beyin sapı yolu ile beynin derinliğinde yer alan bölgeye (corpus striatuma) girer ve istemli devinimsel hareketleri oluşturmak üzere kaslara ulaşırdı. Kaslara ulaşan, dönemin vazgeçilmesi olan “canlandırıcı ruh” idi. Can ruhunun yeri, Descartes’ten farklı olarak Willis’de, her iki beyin yarı küresini birleştiren büyük orta bileşkedeydi. Beyincikle ilgili olan ise beyin sapına (ponsa) yerleşikti.

Sinir Lifleri

Willis, mikroskobik anatomiyi erken keşfedenlerdendi ve mikroskoptaki sinir liflerinin görünüşünü 1664’de tanımlamıştır. Bu tanımlamaya rağmen henüz sinir hücreleri görülememişti ve sinir hücreleri bilinmiyordu (Descartes ise mikroskop kullanmamıştı). Ancak, daha sonra Borelli 1681’de Willis’inkine benzer bir tanım yaptı: “Sinir lifleri ne tam olarak dolu, sert ve geçirgen, ne de içleri boş tüpçükler şeklindedir. ...Belli süngerimsi yapılarla doludur.” Willis’in sözleri ile: “Sinirlerin içindeki geçiş yerleri, atar ve toplardamarlar gibi içi boş tüpler şeklinde değildir... Mikroskopla bakıldığında içlerinin tam bir boşluk olmadığı görülebilir... Sinirler belirgin olarak yoğun ve sıkı madde ile doludurlar... Bundan dolayı “canlandırıcı ruhun” kasları kasmak için sinirler içinde açık bir boşluğa gerek duymadığı öne sürülebilir... Sinirlerin kendilerinin içlerinde, birinden diğerine geçişi sağlayan delikçikler ve küçük yollar oluşturur, böylece tüp benzeri yapılar oldukları görülür, tıpkı şeker kamışı gibi... Bu küçük boşluklar içinde canlandırıcı ruh veya çok uçucu hafif parçacıklar (corpuscules) en küçük bir uyarıda hemen harekete hazırdırlar.”

Buradan anlaşılmaktadır ki, Willis’in sinir lifleri tam olarak dolu değil, aralarında boşluklar olan süngerimsi yapıdadır. Ancak, şuna da dikkat etmeliyiz. Willis ve çağdaşlarının kullandığı lif tanımı, bugün bizim kullandığımız “bir sinir lifi” ile eş anlamlı kullanılmamıştır. Kaslar, kirişler ve diğer sinir bağlantılı organlar “genus nervorum/sinir çeşidi” olarak adlandırılmıştır. Bunların tümü sinir lifleri ile beslenmektedir.

Can Ruhu

Willis, can ruhunun kimyasal temelini de bulmaya çalıştı ve “nitrat ve sülfür” içerdiğini, ileri derecede uçucu ve hareketli bir sıvı olduğunu öne sürdü. Kas kasılmasını da kimyasal terimlerle açıklamaya çalıştı ve nitro-sülfürün parçacıklarında patlama ile kasın kasılarak boyunun kısaldığını öne sürdü. Patlayan parçacıklar barut gibi bir anda patlayarak kasılmaya neden oluyordu. Barut benzetmesi, o dönemde simyanın etkisi ile nitrat (saltpeter veya saltpetre; potasyum nitrat veya sodyum nitrata verilen eski ad) ve sülfürden oluşmasından kaynaklanıyordu.

Willis’e göre, can ruhu ışık gibi sinir sıvısı içinde çözünür, erir. Bu sıvının kendisi ya da çok uçucu kısımları can ruhuna aracılık eder. Sinir boyunca “ruhun bağlantısı” dalgalar ve titreşimler yolu ile yayılır. Dalga yapısı bizzat titreşimin kendisidir. Willis’in bugüne uyan en önemli fikri, sinir liflerinin bilgi taşıma aracı olduklarıdır. Yani hidrolik sistemdeki gibi, içi boş tüpçüklerle bir kuvvet taşımazlar. Willis’in kullandığı kelime “instinctus”dur ve bu Latince kelime modern dilde “impulse/uyarı” ile eşdeğerdir. 1670’de şöyle yazar: “can ruhu yapılacak hareketin sembolünü taşır.” Bu ifade çağımızdaki tanımlama ile aynıdır.

Willis’in Bilinç Derecelemesi

Willis, bilinç konusu üzerinde de kafa yormuş bilinç dereceleri konusunda bugünkülere benzer bir sınıflama yapmıştır. Willis, De anima brutorum’un üç konusunu uyku ve bilinç bozukluklarına ayırır. Yaptığı tanımlamalarla, bugün yapılan bilinç dereceleri arasında göze çarpan benzerlikler vardır. Yine de Willis’in kullandığı terminoloji, kullandığımızdan farklıdır. Willis’in beyin kabuğu ve altı işlevlerinin baskılanması derecelemesi; sommolens, koma, laterji, carus ve apopleksiye doğru gider. Willis, uyku ve uyanıklıkla ilişkili olan bilinç değişikliklerinin de farkındaydı. Uyku ve uyanıklığının değişim nedeni olarak beyin kabuğu ve hemen altındaki ak maddeyi sorumlu tutuyordu. Ancak, bundan ileri bir açıklaması yoktu. Özel bir bölüm olarak bilinçli olmayı sağlayan sorumlu mekanizmalar üzerinde durmamıştır. Bilinçli olmayı, devamlı olarak beyin kabuğunda düzenli hareket eden can ruhlarına bağlamıştır. Bu hareketin ana kaynağı da beyin yarı küreleri arasında yerleşikti. Bu hareketin beyin kabuğunda kesilmesi uykuyu meydana getirirken, beyin kabuğu can ruhlarının beynin iç kesimlerine (corpus striatuma) yayılımının kesilmesi uykuda istemli hareketlerin kaybolmasına neden olmaktaydı. Uyku, can ruhları enerjisini toplayana kadar devam eder. Beyin kabuğunda da normal hareketi sağlanınca uyanıklık ortaya çıkar. Uyku esnasında da can ruhlarının aktifliği devam etmesine karşın az enerjiktir. Bu nedenle de yaşamsal ve otonomik işlevler olan, solunum, uyku esnasında yutkunma devam eder.

Aşırı kahve içme sonrası ortaya çıkan uyanıklık artışı durumları, normal can ruhunun aktivite artışı ile ilişkilendirmiştir. Aşırı uyanıklıkta beyin kabuğunda can ruhlarının artışının sorumlu olduğunu öne sürmüştür. Buna karşın, beyin kabuğunda azalma ile uykulu hal, koma ortaya çıkarken; beynin orta bileşkesinde azalma ile apopleksi ortaya çıkmaktaydı. Beyincikte can ruhlarının azalması ise kâbuslardan sorumluydu.

Willis zamanında laterji tanımını, sommolens ve koma durumunun her ikisi içinde kullanılıyordu. Ancak, Willis laterjiyi bilincin orta derecede baskılanmasını ifade etmek için kullanmıştır ve bugün kullandığımızdan daha derin komayı ifade eder. Koma tanımı ise bugün kullandığımızdan daha hafif bilinç kaybıdır. Bugünkü koma tanımı Willis’in apopoleksi tanımına denk düşer (bugün ani beyin olayları için kullanılır). Büyük bileşkeye doğru can ruhları baskılandığından, hasta kendine gelse dahi bellek bozuk olabilir. Sommolens durumunda, can ruhlarının aktivitesi beyin kabuğunda ve hemen altındaki ak madde de azalır. Sommolensteki kişi uyandığında bellek işlevi normaldir. Çünkü can ruhları beyin yarıküreleri arasındaki bileşkede normal olarak çalışmaktadır. Bunun dışındaki bütün bilinç azalmalarının dereceleri sommolensten fazladır. Koma, can ruhlarının baskılanmasının beyin kabuğu altı ak maddede olmasıyla ortaya çıkar. Bilinç bozukluğu sommolensten daha fazladır. Büyük bileşke etkilenmediğinden bellek orta derecede sağlam kalabilir. Willis, koma durumu ve sommolensten çıkmak için kahve içmeyi önerir. Kahvenin parçacıkları kandan sinir sıvısına geçer. Sinir sıvısında bu parçacıkların olması beyin kabuğu geçişinin açık kalmasını sağlar ve can ruhunun hareketinin beyin kabuğuna doğru olmasını kolaylaştırır. Carus, bellek ve hayal gücünün de kaybedildiği daha derin bilinç azalması durumudur. Büyük bileşkede can ruhlarının aktivitesi kaybolmasına ilave olarak, büyük bileşkedeyken beyin kabuğuna doğru da yayılım olmaz. Carus durumu genellikle apopleksiye döner. Apopleksi, ani ortaya çıkan, büyük bileşkedeki can ruhlarının işlevinin ortadan kalkmasıdır. Dışsal uyaranlara yanıtlar tamamen ortadan kalkar. Yaşamsal işlevler devam eder. Can ruhları uyarımı ve yayılımı, beyincik, beyin kabuğu, beyin kabuğu altı ak madde ve büyük bileşkede bozulur.

Kaynaklar

  • Eadie MJ. A pathology of the animal spirits-the clinical neurology of Thomas Willis (1621-1675). Part I.- Background, and disorders of intinsically normal animal spirits. Journal of Clinical Neuroscience 2003;10(1):14-29
  • Koyré A. Newtonian Studies. Cambridge, MA: Havard Univ Press 1965; s:176